daimatiyatro@gmail.com

8 Mayıs 2018 Salı

Tiyatro Günlüğüm: Nisan 2018

01:53

PAYLAŞ

Sezona veda etmeye hazırlandığım nisan ayı benim için listemde son işaretleri koyduğum ve bazılarını da ikinci kez izleyip yine keyifle alkışladığım oyunlarla geçti.

Nisan ayı ile birlikte sezonun sonlarına sakladığım oyunlara geldi sıra; bir de yine, yeni, yeniden izleyip sanki ilk kez görüyormuşum gibi hayranlıkla seyrettiklerime. Böylece, geçen ay başlayan baharın bereketini ve sıcaklığını daha çok hissetmiş oldum.

İşte, yılın en sevdiğim bu ayında, baharı daha da güzelleştiren oyunlar*:
*Oyunlar izlenme sırasına göre listelenmiştir.

Profesyonel, Devlet Tiyatrosu 
Tüm sezonların en iyi ve en alkışlanası oyunudur Profesyonel. En son yaklaşık sekiz yıl önce ilk gösterimlerinden birinde izlemiştim. O zaman nasıl etkilendiysem, bu kez de etkisi yine aynı şekilde hatta bir tık daha fazlaydı. Önce Yetkin Dikinciler, sonra da Bülent Emin Yarar’ı sahnede görmemle, heyecanımın ve mutluluğumun doruklara ulaşması aynı dakika içinde oldu. Hayatı profesyonelce yaşamamızı öğreten, ne yaparsak yapalım önce kendi hayatımıza ve işimize saygı göstermemizi anlatan bu oyunun tadına asla doyulmaz. Biraz abartmış olabilirim ama on kez izlesem, on birinci kez izlemek için aynı heyecanı duyabilirim. Sahne üstünde olabilecek en profesyonel ve uyumlu iki oyuncuyla yaşadığımız tiyatro şölenine davetli olmak için yeni sezonu şimdiden beklemeye başlayın derim.

Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit, Seyyar Sahne 
Benim için bu sezonun bir numaralı oyunu, yanına yıldızlar koyduğum Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’i yine kalp çarpıntılarıyla izledim ve yine Nezaket Erden’in oyunculuğuna hayran kaldım. Seyyar Sahne, Latife Tekin’in en sevdiklerimizden Sevgili Arsız Ölüm romanını, Dirmit’in bir gecesiyle bize özetliyor. Nice Dirmit’lerin ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan milyonlarca Dirmit’in dünyasını bize sunuyor. Oyunun sonunda “helal olsun, Dirmit” dedik, “bu düzene dayanmak adına denediğin her şey için, kendi yarattığın dünyanı ne zaman yıkmaya çalışsalar başka bir eylemle yine güzelleştirdiğin için. Sen hep söylediğin şarkılarla, sakladığın kitaplarla, ettiğin danslarla 'bi’ iyi, bi’ iyi ol', tamam mı?" Hakan Emre Ünal’ın yönetmenliğini konuşturduğu tek kişilik bu dev performansın son gösterimlerini lütfen kaçırmayın. Dirmit’i bir sezon daha bekletmek yazık olur.

Antabus  
Seray Şahiner’in kaleme aldığı, üçünü sayfa haberlerinden tanıdığımız Leyla Taşçı’nın hikayesi, Nihal Yalçın’ın muhteşem oyunculuğuyla sahnede. Geçen sezonun en konuşulan, ödülleri ve alkışları toplayan bu oyununu izlemekte biraz geciktim ve izledikten sonra da geç kalmışlığıma pişman oldum. Her sezon en az bir kez izlenilecek güzellikte ve değerde. Üçüncü sayfayı açıp karşımıza çıkan bilindik bir hikaye, kendini acındırmadan anlatıyor, bize de alışmışlığımızı ve kayıtsızlığımızı sorgulatıyor. Leyla’nın sarhoş kocasıyla, vurdumduymaz ailesiyle ve canı kadar sevdiği çocuklarıyla verdiği hayat mücadelesi üzerinden günümüzün en sıcak konularından kadına şiddeti bu kez sahnede izlemek çok daha dokunaklıydı. Bu tarz hikayelere izleyici durumumuz devam edecek ve maalesef okuduktan sonra sayfayı hep birlikte çevireceğiz. Mayıs ayında son gösterimlerinin birinde yerinizi almanız şiddetle tavsiye.

Sanat, Aysa Prodüksiyon
Dostluğu ve samimiyeti masaya yatıran Sanat, üç usta oyuncu Can Gürzap, Cihan Ünal ve Mutlu Güney’i aynı sahne üzerinde buluşturuyor. Oyunun çevirisi ve yönetmenliği de önünde hep saygıyla eğildiğim başka bir ustaya, Gencay Gürün’e ait. Beyaz bir tablo ile başlayan arkadaşlık kavramı, dürüstlükle birlikte özenle irdeleniyor. Şu hayatta belirli bir yaşa gelmişsek, en çok sarılmamız gereken kişler arkadaşlarımızdır. Arkadaşlığımızı da kale gibi dimdik ayakta tutmaya çalışmalı ve en ufak bir darbeye uğramasına izin vermemeliyiz. Şan ve para geçici, dostluk bakidir sonuçta. Her ne kadar oyuncuların enerjisi biraz düşük olsa da, yine de böylesine üç ismi bir arada görebileceğimiz bu nadir şansı sonuna kadar değerlendirmek ve özellikle Can Gürzap’ın sahnedeki karizmasına yeniden hayran olmak çok güzeldi.

Bir Yaz Gecesi Rüyası 
 Nisan ayını oldukça farklı yorumlanan bir Shakespeare oyunuyla açıp, alışılmışın dışında sahnelenen başka bir Shakespeare oyunuyla kapattım. Shakespeare’in en bildiğimiz oyunu Bir Yaz Gecesi Rüyası, kırmızı perdelerle, takım elbiseli ve beyaz yakalı karakterlerle, trapezdeki dansçılarla bambaşka bir oyun halini almış. Severek izlediğimiz Sezai Aydın, Levent Üzümcü ve Neslihan Yeldan’ın da yer aldığı kalabalık oyuncu kadrosuyla yapılan bu farklı yorum, oyunun konusundan ve hikayenin eğlenceli kovalamacasından bizi biraz uzaklaştırmış. Bildiğimiz oyunu değil de, aslından esinlenerek yazılan başka bir oyunu izliyor gibiydik. Kırmızı uzun bez şeritlerle yaratılan dekor, kimi zaman bir orman, kimi zaman da koca bir çınar oldu ve böylece bana göre oyunun etkileyici tek öğesiydi. Alexandr Popovski’nin yönetmenliğinde bir zamanlar Şehir Tiyatroları’nda kendinden söz ettiren bu oyunu, farklı bir yorum olarak izleyebilirsiniz ama ne derece beklentinizi karşılar pek emin olamadım.

Two Turkish Tenors, Krema Production
İkinci kez izlediğim Two Turkish Tenors, içinde tiyatroyu, doğaçlamayı, tabi ki müziği ve bilimum birçok sahne sanatlarını barındıran ve kulaklarımızın pasını silen her şey dahil bir performans harikası! Projenin sahibi ve yönetmeni Atılgan Gümüş, üniversiteden beri ev arkadaşı olan ve sayılı başarılara imza atan tenor Cenk Bıyık’ı da sahneye almış, bir duello ile bize seslerini ve marifetlerini konuşturmuş. Orçun Kaptan da, gösteri boyunca en hassas olduğum konuya parmak basarak Türkçe şarkılar ve uyarlamaların da repertuara dahil edilmesini sağlamış. Dünyaca ünlü operaların yanı sıra Kızıl Ordu Korosu’ndan, Frank Sinatra’ya, James Dean’e kadar müzik tarihine imzasını atan tüm büyük isimler de sahnede bizimleydi. Dans gösterileri, atışmalarla dolu bir kabare havası da cabası. Neşat Ertaş gibi büyük ustalara saygı duyarken ilk perdenin sonunda yaşadığımız duygu selini asla unutamayacağım. Seyirci olarak sahnedeki coşkumuzu görünce “yine de bir umut var demektir” diye geçirdim. Müziğin ağırlıkta olduğu, içinden tiyatro geçen bu performansı izlemek çok keyifli ve siz de bu keyiften sezon bitmeden mutlaka nasiplenin.

Romeo ve Juliet, Devlet Tiyatrosu
Bugüne kadar izlediğim Shakespeare oyunlarına olabilecek en farklı yorum İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan. Bulgar yönetmen Dejan Projkovski, bu ölümsüz aşk hikayesini dekorla değil içi su dolu bir sahnede anlatmayı seçmiş. İki perde boyunca oyuncular suyun içinde rollerini icra ederken, Romeo ve Juliet’in aşkı da suyun berraklığıyla dile geliyor. Aşkın doruğa çıktığı anlarda, bu aşkın şahitleri de suyla destek oluyor. Suyun içinde başlayan, kavga sahnelerinde şiddetlenen ve yine suda biten Romeo ve Juliet, hiç bu kadar ıslak olmamıştı! Suyla gelen bu yorumun genel olarak oyuna ne kadar hizmet ettiğini sorguladım ama yine de iyi ki izlemişim dedim. Belki bazı sahnelere suyu bu kadar şiddetle dahil etmeselerdi, çok daha iyi olurdu ve en azından ön sıralarda oturan bizler de bu kadar ıslanmazdık. Önümüzdeki sezonda yeniden sahnelenirse, izlerken Romeo ve Juliet’i canlandıran Atakan Akarsu ile Damla Ece Dereli’nin performansına benim gibi şapka çıkaracağınızdan eminim.

Kul, Toy Istanbul 
Seray Şahiner’in en son ve en sevdiğim romanı Kul’u bir solukta okuyup keşke Antabus gibi bu da sahnelense diye düşünürken, sezonun müjdesi Toy İstanbul’dan geldi. Mercan Hanım’ın koca hasreti ve çocuk özlemi, sahneye Mert Öner’in yönetmenliğinde taşınmış. Oyunun metni de yine Seray Şahiner’e ait ve en az roman kadar karakterin tüm travma ve takıntılarını sahnede bize anlatıyor. Dekor, hem bodrum katta tavana denk pencereyle dünyaya bağlanmaya çalıştığı tek göz odasını hem de merdiven temizliğinden ibaret hayatını aktarmada başarılı. Ancak, Mercan Hanım’a hayat veren Dolunay Soysert’in şehirli bir kadın havası, karekteri inandırıcılıktan maalesef uzaklaştırmış. Karakterin, biraz daha oturması en azından bize kenar mahallenin çaresiz, fallara bel bağlayan cahil kadını edasına bürünmesi gerekir diye düşünüyorum.

Balat Monologlar Müzesi, Galata Perform
İlk gösteriminden bu yana üçüncü kez izlediğim Balat Monologlar Müzesi, benim için yine en ömre bedel bir seyir deneyimi oldu. Bildiğimiz oyun formatlarından çok uzakta, aynı anda toplam dokuz oyunun sahnelendiği, mekan olarak da bir tiyatro salonu değil Yuvakimyon Kız Ortaokulu’nun eşsiz ortamında öğrencilerin sıralarına oturduğumuz bambaşka bir tiyatro! Lisenin her sınıfında bir oyun, Balat’ta geçen hikayeler ve bu hikayeleri bizlere anlatan oyuncular… Oyunlar dört tur halinde sahnelenirken, listeye göre sırayla sınıflara konuk oluyor, zil çalınca da bir sonraki oyunu izlemek üzere yan veya karşı sınıfa geçiyoruz. Her oyunun sonunda da içimiz burkularak veya yüzümüzde tatlı tebessümle o sınıftan ayrılıyoruz. Hikayeler sağlam, metinler güçlü ve oyuncular da inanılmaz başarılı. İlk ziyaretimde Small, Sakıncalı Komşu, Her Şey Bitmiştir Artık, Balat’ın Sırrı, Fiyaka, Modern Zamanlarda Maria Palelogina oyunlarıyla kendimden geçtim, bu gidişimde de Monolog Kutusu ve Kraliçe Mab’ın Baklavası’nı izlerken aynı his ve duyguları yaşadım. Bu sezonun en ama en “mutlaka” diyeceğim projelerinden Balat Monologlar Müzesi’nin mayıs ayında ziyaretçisi olmak için acele edin.

Nisan ayını da, izlemediğim oyunları kovalayarak geçirdim ve mayıs ayında ise son gösterimler için hazırlığımı çoktan yaptım. Sezonu hangi oyunla kapatacağım şimdiden belli sayılır. Bakalım, nasıl bir sezon kapanışı olacak? Önümüzdeki ay görüşmek dileğiyle!

0 yorum:

Yorum Gönder