daimatiyatro@gmail.com

15 Mart 2018 Perşembe

Tiyatro Günlüğüm: Şubat 2018

05:02

PAYLAŞ

Yılın en kısa ayı şubat, tiyatro keyfini bana uzun uzun yaşattı. Çok konuşulanlar olduğu kadar, yakında isminden daha çok bahsedeceğimiz oyunlar da alkışlarımın arasında yer aldı. 

Şubat ayı benim için bu sezonun en verimli zamanıydı çünkü hem listemde hızla ilerledim hem de izlediğim oyunların çoğunluğundan büyük bir zevk aldım. Arada büyük beklentiler yaşayıp hayal kırıklığına uğradığım gibi düşündüğümden de güzel ve iyi oyunları izlemek de başka bir mutluluktu.

İşte, soğuk geçen şubat ayında içimi ısıtan oyunlar ve seyretme listeme göre izlenimlerim:

Bir Valize Ne Sığar ki?, Ankara Sanat Tiyatrosu
Ankara Sanat Tiyatrosu, şehrimize gelir de gidilmez mi? Yeşim Dorman’ın yazdığı ve yönettiği Bir Valize Ne Sığar ki?, bize giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle klasik bir oyun seyri yaşattı. Mübadele sonrasında Yunanistan’a göç etmek zorunda olan bir grup insanın yeni vatanlarında hayata tutunma çabasıydı sahnede olan. İzlerken bir yandan onların eski günlerine duyduğu özlemi biz de içimizde hissettik, en büyük avuntu kaynağı müziklere eşlik ettik ve bir yandan da dayanışma içinde umudumuzu kaybetmemeyi ve daha güzel günler için elimizden geleni yapmamız gerektiğine bir kez daha inandık. Hayat bu insanlar için kolay olmamış ama pes etmek de kitaplarında hiç olmamış. Yeşim Dorman, Hakan Güven, Bülent Yıldıran, Mehmet Ulusoy, Yıldırım Şimşek, Çağlar Deniz, Nalan Güreş Demirel ve Sinem İslamoğlu’nun muhteşem oyunculuğu ve hayran bırakan dekoruyla AST’ı izlemeyi gerçekten çok özlemişim.

Küründen Kabare
Bildiğimiz üzere, tiyatro hayatın aynasıdır. Ayna, bu kez transeksüellere çevriliyor ve Seyhan Arman, bu dünyanın en has üyelerinden biri olarak, nasıl döndüğünü kendi deyimiyle "dehşetengiz" bir biçimde anlatıyor. Sahnede bir kabare var ama bu kabare bildiklerinizden değil küründen, yani yalandan.  Seyhan Arman ise içinde bulunduğu durumun ahval ve şeraiti içinde, bir dönmenin geçmiş hikayesine doğru yolculuğa çıkarıyor. Çiçiçuuvv diyerek, kendini birden bulunduğu andan çocukluğuna ışınlıyor. Anlattıklarıyla, verdikleri örneklerle ilk günden itibaren yaşadıkları, travmaları, aşk hezimetleri, bir felaketten diğerine sürünmesi bir film gibi hepimizin gözünün önünden geçiyor. Bizim “ah yazık, bu da mı geldi başına” dediğimiz macerayla da finalini yapıyor. Oyunda saygısız insanlar kadar aşksız ve sevgisiz insanlara sinirimiz bileylendi. Beraberinde aşkın ne kadar özel olduğunu hatırladık. Oyunu izlerken sadece oyuncuyu değil, dekoru da sevdik. Öğrendiğimiz birçok terim sayesinde kolilere bakış açımız bile değişti. Seyhan Arman’ın sade bir biçimde kendi dünyasını bir sohbet havasında anlattığı Küründen Kabare’yi sezon bitmeden izlemeniz şiddetle tavsiye, Diyarbakırlı Deli Serpil’i çok seveceğinize eminim. (Oyunla ilgili detaylı izlenimime buradan ulaşabilirsiniz.)

Hiç Kimsenin Öyküsü, Krops Tiyatro
Şubat ayında en zevkle izlediğim ve keşke şimdi bitmese, Krops Tiyatro sezon sonuna kadar hep sahnelese, diye dilediğim bir oyundu. İki askerin başrolde olduğu ve böyle durumlar ancak filmlerde olur diye tesadüfler zinciri sonrasında gelinen nokta, maalesef biraz sinir bozucuydu. Aynı dünyada yaşayan insanların savaş gibi anlamsız bir kavga içinde bir anda düşman olması, sadece birbirlerini değil onların ailesini ve bundan sonraki hayatlarını da öldürmesini bu kez sahne üstünde izledik. Oyun bana savaşı sorgulatmaktan ziyade savaşın ne kadar iğrenç bir şey olduğuna bir kez daha inandırdı. Beraberinde vatan, dostluk, dürüstlük, samimiyet ve aile gibi kavramları sorgulattı ve en büyük erdemin de dürüstlük olduğunu…  Oyunun beni etkilemesinde en az hikaye kadar Anıl Kır ve Ertunç Uygun’un oyunculuğunun da payı büyüktü. Dilek Güven’in de yönetmen koltuğundan bir tren kompartmanında yaşattığı hikayeyle her iki tarafın zıt görünümlü ama aynı yüklü duygularını da birebir yaşadık ve hatta mümkünse ilk durakta oyunculardan önce inmek istedik. Böylece oyunun sonundaki trajediye şahit olmayacaktık ama çok geçti. 22 Mart’ta son kez oynanacak ve benim gibi keşke sezon sonuna kadar izleyebilsek diye iç geçirtecek Hiç Kimsenin Öyküsü ile iyi bir oyun seyretme fırsatını lütfen kaçırmayın.

Onların Hikayesi, Tiyatro Pera
Her sezon koşarak gittiğim Tiyatro Pera, en yeni oyunları Onların Hikayesi ile yine kendini ve verdikleri emeği alkışlattı. Nesrin Kazankaya’nın kaleme aldığı bu oyun, azınlıkların yaşadığı sorunları ve mücadeleleri gözler önüne seriyor. Düğün sahnesiyle başlayan hikaye, oyun ilerledikçe günümüze bağlanıyor. Sahnedekilerin büyük torunu günümüzde üniversitelerinde yaşanan bir  sorunla uğraşırken,  düğün sahibi ailenin mücadelesi kendi  döneminde başka bir şekilde gerçekleşiyor. Özellikle ikinci perdenin sonunda yaşananlar içimi öyle acıttı ki, salondan sinirlerim alt üst olmuş şekilde ayrıldım. Din, dil, ırk gibi kavramlara göre değil, insana insan olarak saygı duymayı keşke öğrenebilsek… Tarihte bunun örneklerini defalarca görmemize ve yaşamamıza rağmen maalesef henüz bir iyileşme kaydedemedik. Oyunda beni hikayeden sonra en çok etkileyen kostümler oldu. Dekorun da başarısı ve sahnenin birkaç bölüme ayrılması, benim için bir Tiyatro Pera klasiği. Oyuncular Mehmet Bilge Aslan,  Nesrin Kazankaya, Rüştü Onur Atilla, Başak Meşe, Zeynep Özden, Erdinç Anaz, Serin Öztoprak, Aslı Sever ve Cemre Naz Gözütok’un ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gördük ancak Başak Meşe ile Rüştü Onur Atilla’nın tüm oyundaki hakimiyetinin altını özellikle çizmek istiyorum. Tek yorumum oyunun süresiyle ilgili olacak. Ağır bir hikaye olduğu için iki perdenin fazla uzun olması düşündürdü. Biraz daha kısaltılabilirdi böylece uzun süren oyunda ikinci perdenin ağırlığı çok daha dokunaklı yaşanırdı. Uzunluğunu bir kenara not edin ve Tiyatro Pera’nın bu özel ve dönemsel oyununu kaçırmayın bence.

Mutluyduk Belki Bugüne Kadar, TwoTwo Production
Paole Genovese'nin Muhteşem Yabancılar adlı filminin (ve şu anda bizde gösterimde olan Cebimdeki Yabancı’nın) sahnede vuku bulmuş haliydi Mutluyduk Belki Bugüne Kadar. Günümüzün en önemli sorunlarından iletişimsizlik ve sanal dünya bağımlılığı tüm çıplaklığıyla karşımızdaydı. Cep telefonlarımızın önünde sahtesini ama arkasında aslını yaşadığımız iki yüzlü dünyamızı yeniden izleyince, “masum değiliz, hiçbirimiz” gerçeğine bir kez daha inandık. Oyun sonrasında cep telefonlarımızı tamamen kapatmak ve bir süre herhangi bir iletişim aracına dokunmamak içten bile değil. Oyunda izlediklerimizi kabullenmek biraz zaman alabilir ancak oyuncuları alkışlamak hiç zaman almayacak. Başka oyunlarda da izlediğim Canan Atalay, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Gökçe Eyüboğlu, Giray Altınok, Faruk Barman, Fehmi Karaarslan ve Deniz Karaoğlu’nu yeniden karşımda görmek ve birbirleriyle uyumlarını izlemek güzeldi. Oyunun dekoru daha öncekilerden çok farklı. Bir tiyatro salonunda değil, evde geçiyor. Site-specific yaklaşımıyla, başroldeki çiftin arkadaşlarını ağırladığı salonuna konuk oluyoruz. Sanki biz de davetliymişiz gibi onların sohbetlerine, masaya gelen, giden ikramlara ortak olmamak, onlarla birlikte kadeh kaldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Uyarlama, böyle bir oyuna verilecek en güzel başlıkla birlikte Kerem Pilavcı’ya ait ve Ahmet Sami Özbudak, nasıl elini attığı tüm işleri başarıyla yapıyorsa, burada da aynı başarı yönetmenlik deneyiminde geçerli olmuş. Oyunda her şey güzel ama uyarlamada biraz daha kendi kültürümüze yakın yapılsaydı, bazı sahneleri izlerken karşımızda bir Amerikan filmi çekiliyormuş gibi hissetmeseydik ve sonlardaki ağırlık biraz daha hafifletilseydi, oyunun verdiği keyif tam olurdu. Yine de, en azından farklı bir oyun sahneleme yaklaşımını izlemek ve güncelliğini yitirmeyen iletişim sorunsalına sahne üstünde bakmak için bu oyuna gidilir, derim. 

Benim Adım Feuerbach, AYSA
Benim için sanırım sezonun en hayal kırıklığı yaratan oyunu oldu. Selçuk Yöntem’in oyunculuğuna ve canlandırdığı karakterin çaresizliğini her anlamda yansıtmasına lafım yok. Ancak, oyunun çevirisi ve uyarlaması tam bir hayal kırıklığıydı. Öncelikle çeviri, birebir olunca, hiçbir duygu içermeyen diyalogları duyduk. Ayrıca, oyunda geçen ünlü oyuncular, yazarlar ve oyuncuları haliyle bilmiyorduk. Zaten isimlerini de ne iş yaptıklarını da anlamadık. Oyuna sonradan dahil olan ve hep adı geçen karakterlerin anlaşılamaması da eklenince, ne oyuna girebildik ne de hikayeyi anlayabildik. Oyuncunun hikayesi, tamamen bizim tiyatro tarihimize göre yapılsa ve Türk oyuncuların, yazarların ve yönetmenlerin adı geçecek şekilde yeniden uyarlansa beğenimizi ve beklentimizi karşılayan bir oyun haline gelebilirdi. Böylece hayal kırıklığıyla salondan ayrılmazdık.

Two Turkish Tenors, Krema Production
Her ne kadar adına bakıp, bir opera izleyecekmişiz gibi düşünsek de, tiyatronun da dahil olduğu iki tenorun düellosunu büyük bir keyifle seyreyledik. Two Turkish Tenors, içinde tiyatroyu, doğaçlamayı, tabi ki müziği ve bilimum birçok sahne sanatlarını barındıran ve kulaklarımızın pasını silen her şey dahil bir performans harikası! Projenin sahibi ve yönetmeni Atılgan Gümüş, üniversiteden beri ev arkadaşı olan ve sayılı başarılara imza atan tenor Cenk Bıyık’ı da sahneye almış, bir duello ile bize seslerini ve marifetlerini konuşturmuş. Orçun  Kaptan da, gösteri boyunca en hassas olduğum konuya parmak basarak Türkçe şarkılar ve uyarlamaları da repertuara dahil edilmesini sağlamış. Dünyaca ünlü operaların yanı sıra Kızıl Ordu Korosu’ndan, Frank Sinatra’ya, James Dean’e kadar müzik tarihine imzasını atan tüm büyük isimler de sahnede bizimleydi. Dans gösterileri, atışmalarla dolu bir kabare havası da cabası. Neşat Ertaş gibi büyük ustalara saygı duyarken ilk perdenin sonunda yaşadığımız duygu selini asla unutamayacağım. Seyirci olarak sahnedeki coşkumuzu görünce “yine de bir umut var demektir” diye geçirdim. Müziğin ağırlıkta olduğu, içinden tiyatro geçen bu performansı izlemek ömre bedel ve siz de bu keyiften mutlaka nasiplenin. Şahsen doyamadım, nisan ayında yeniden izlemek için tüm hazırlıklarımı çoktan tamamladım.

Şafakta Buluş Benimle, DOT
DOT Tiyatro, biz tiyatroseverleri yine Zinnie Harris’in bir oyunuyla buluşturmuş ve çok da iyi yapmış. Tekne kazası sonrası ıssız bir adaya düşen Robin ve Helen’i izlerken, acaba bize de “bir dilek hakkınız olsaydı, ne dilerdiniz?” sorusu sorulsaydı ne cevap verirdim diye düşündüm durdum. Robyn’in dileği içimi acıttı ama yine de böyle bir dilek için kendisine tebriklerimi iletmek ve sarılmak istedim. Ölüm, yas, ölenlere karşın geride kalanlar, travmalar derken zihnimden o kadar çok kavram geçti ki… Ebru Nihan Celkan’ın dramaturjisini, Murat Daltaban’ın yönetmenliğini üstlendiği bu oyuna Esra Ruşan ve Berfu Öngören sade oyunculuklarıyla can vermiş. Tek olumsuz yorumum dekoruna daha doğrusu böyle bir dekorun büyük salonda bütün güzelliğini ve özelliğini kaybettiğine ilişkin olacak. ENKA oditoryumunda seyrettim, DOT’un kendi salonunda da aynı durum söz konusu. Kumsal havası yaratırken sahneyle oyuncular arasındaki mesafenin uzak olması oyuna tam olarak girmemizi sekteye uğrattı. Biraz daha küçük salonda en azından koltukların daha yakın olması, bize de o kumsal hissini yaşatacak ve oyun daha çok keyif verecekti diye düşünüyorum. Hatta Robyn’in ellerini tutup teselli etmeyi bile isterdik. DOT’un bu sezondaki ilk oyununu seyretmeye ve üstünde defalarca düşünmeye değer.   

Kürklü Venüs, Yolcu Tiyatro
Yolcu Tiyatro’nun bu sezon bize armağanı Kürklü Venüs, oyun içinde oyun sunan farklı kurgusu ve şaşırtan finaliyle listemizde yer almayı hak ediyor. Son dakikada oyuncu seçimine gelen ve oyunu uyarlayandan rolü kapmak için uğraşan Vanda’yla macera başlıyor. Oyun, hızla içindeki diğer oyunun sonunu getiriyor ve travmasını kendi elleriyle yazdırıyor. En çok dürüstlüğü sorguladım, insanın iç dünyasına ve sınırlarına doğru yolculuk yaparken. Kadın-erkek ilişkilerinde her iki tarafın farklı dünyadan geldiğine yeniden şahit oldum ve toplumların yüzyıllardır her iki cinse özellikle kadınlara bakış açısını yine kafamda masaya yatırdım. Ersin Umut Güler, canlandığırdığı karakteri iyi bir şekilde taşımış. Pervin Bağdat ise hayran olunası bir oyunculukla karşımdaydı. İki farklı karaktere saniyeler içinde geçişini, o karaktere her yönüyle tam olarak bürünmesini ve düşmeyen enerjsini izlemek inanılmaz güzeldi. Ersin Umut Güler, yönetmen koltuğuna da oturarak oyunu başarıyla kotarmış ancak oyunun sonlarına doğru biraz daha sadeleşmesini dilerdim. Yine de, Kürklü Venüs listede olması gerekenlerden çünkü önce oyunculuk, sonra sayısız sorgulara dayalı bir hikaye var, yaşamak istemediğimiz... 

Gördüğünüz gibi, yoğun bir oyun izleme temposuyla geçen şubat ayı sonrasında hızımı kesmeden mart ayını da oyunlar ve alkışlarla geçirmeye başladım bile. Bakalım bu ay hangi oyunları ve oyuncuları hayranlıkla ve beğeniyle hatırlayacağım… Önümüzdeki ay görüşmek üzere!   

0 yorum:

Yorum Gönder