daimatiyatro@gmail.com

22 Nisan 2015 Çarşamba

Onlar Romeo'yu Beklesin, Biz Oyunculuklarını Alkışlayalım

00:26

PAYLAŞ

Her sezon olduğu gibi bu sezon da biletimi aldıktan sonra oyunları heyecanla beklemeye başladım. Oyunların kimisinde daha ilk beş dakikada hayal kırıklığına uğrarken kimisinde deyim yerindeyse en başından sonuna kadar gözümü kırpmadan izledim. En çok da ROMEO’YU BEKLERKEN oyunu için geçerli oldu bu durum ve heyecanla beklememin karşılığını da fazlasıyla aldım.

Polonya asıllı İngiliz  yazar Sarah Grochala’nın eseri Romeo’yu Beklerken, Tiyatro Yan Etki’nin bu sezonki alamet-i farikası. Oyun, bilmediğimiz bir şehirde bir abla-kardeş ve sonradan davetsiz misafir diyebileceğimiz savaşçı arasında yaşanan olaylara dayanıyor. Evin küçük kızı Talya, bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya havasında. Ablası Raneen ise abla olmanın bilinciyle hamile haline bile bakmadan kardeşini kurtarma ve bir lokma yiyecek bulma derdinde. İki uç karakter aynı evde olunca içerdeki çatışmalar dışarıdaki savaştan çok daha şiddetli yaşanıyor. Küçük kardeş, aslında hiç gelmeyecek beyaz atlı prensiyle karşılaşma umuduyla kendi dünyasında yaşamaya devam ediyor ve çıkmaya da niyeti yok. Ablası da kardeşini iki yıldır saplanıp kaldığı saçma bataklıktan çekmeye çalışıyor ama nafile. Kardeş de ablasını kendi dünyasına çekiyor ama onun da çabası bir yere kadar. Ara ara ortada buluşmuyor değiller tabi. Ancak bu buluşma uzun sürmüyor çünkü davetsiz misafirin gelmesiyle oyunun seyri de ivmesi de değişiyor. Oyunun sonunu, izlerken pek tahmin etmek mümkün değil, bir sonraki sahnede ne olacak diye bekliyoruz. Beklentilerimiz de bizi hayal kırıklığına uğratmıyor. Bir bakıma başladığımız yere geri dönüyor, bir bakıma oyun biterken biz de bambaşka bir yere savrulmuş buluyoruz kendimizi. 


Oyun aslında metin olarak beni çok fazla etkilemedi ya da oyunun kendisi müthiş gibi bir yorumda bulunamayacağım. Ancak verdiği mesajlar, altını çizdiği bir takım evrensel değerler ve durumlar, oyunu izledikten sonra bile hakkında konuşmaya devam etmemiz için yetiyor. Öncelikle savaşın ne kadar berbat bir şey olduğu, savaşan tarafların değil asıl bunların ortasında kalan masum halkın, yaşlıların, kadınların ve çocukların mağdur olduğu üstüne basa basa anlatılmış. Ayrıca nasıl savaşta mantık aramıyorsak aşkta hiç aramayız, tıpkı Raneen gibi. Abla-kardeş ilişkisi de sade ama etkili şekilde verilmiş. Tüm dünyada sanırım bu ilişki böyle. Ablalar her zaman abladır, kardeşin sorumluluğunu ölene kadar taşır. Annesi ve babasını yitirmiş bu iki kardeş için de durum, bunun bir tık üstünde. Abla, kendi derdiyle uğraşamayacak kadar kardeşini kurtarmakla meşgul. Kardeşler ise kendi hayal dünyasından bakabilir, gerçekleri göremeyebilir ama sorun değil. Ablalar ne günler içindir? Abla-kardeş zıtlığı, gerçekçi Raneen ile hayal prensesi Talya arasındaki ilişki de bu sorunun cevabını veriyor. İlişkileri beni öyle etkiledi ki, oyun bitince ablama sarılmak istedim. Son olarak oyun, bize şunu söyledi: şu hayatta aslında herkes kendisinden sorumludur.


Oyunculuktan bahsedecek olursam, oyunu beğenmemin, yanına yıldızlar koymamın, her gördüğüme ısrarla önermemin tek nedeni işte bu! Akasya Asıltürkmen, Irmak Örnek ve Faruk Barman tek kelimeyle müthişti. Akasya Asıltürkmen’i sahnede daha önce izlemiş biri olarak yine rolüne inanılmaz yakışmıştı. Özellikle oyun biterken son sahnede oyunculuğunu da zirvede bıraktı. Irmak Örnek’e gelince, siz oyuna gidin Irmak Örnek’i görün diyorum başka da bir şey demiyorum. Daha önce Lysistrata-Kadınlar da Savaşırsa oyununda izlemiştim ve o kalabalık kadroda kendini öyle bir göstermişti ki, oyun bitince kim olduğunu araştırmıştım. Şimdi ise tamamen bambaşka bir rolde karşımıza çıktı ve yine kendini diğer oyunculardan bir adım öne çıkardı. Oyunda talihsiz bir durum yaşadık. Elektrikler kesildi ama bu krizi öyle başarıyla yönetti ki, hepimiz oyunun parçası sandık. Hatta ‘içeriden başka fener getireyim’ şeklindeki sözlerini bile repliğinin parçası diye düşündüm. Oyunculuğuna kendimi nasıl kaptırmışsam, siz düşünün artık. Elektrikler geldiğinde ve kendisi itiraf ettiğinde öğrendik gerçeği. Sonunda da kriz yönetimini de oyunculuğundan daha çok ayakta alkışladık. Faruk Barman ise yine aynı şekilde  sahneye 'kaçtığı' andan itibaren oyunculuğunu konuşturdu. Tiyatro Yan Etki’nin kurucusu Faruk Barman’ı sadece bu oyunda izlemek beni kesmedi. Oynadığı diğer oyunlar için planlarım çoktan yapıldı, takvimde ilgili günler kırmızıyla işaretlendi. 


Oyunun yönetmenliğini üstlenen Serkan Üstüner ve tüm reji ekibinin çabaları da ayrıca takdire şayan. Tiyatro Yan Etki’nin temel prensibi, günümüz insanının hikayesini anlatmak, seyircisine düşünme ve sorgulama imkanı sağlamak. Oyunda bunu fazlasıyla başarmışlar. Oyunun tercümesi de Irmak Örnek’e aitmiş. Birkaç ifade biraz kulağımı tırmalasa da genel olarak gayet temiz bir dili vardı. Tercüme konusunda hassas biri olarak oyunun puan hanesine artı bir puan ekledim.

Romeo’yu Beklerken süresi bir ama etkisi en az iki perdeye bedel bir oyun. Tadı damağınızda kalacak bir oyunculukla sezon bitmeden mutlaka ve mutlaka görülecek türden. Geriye sadece birkaç gösterim kaldığına göre acele edin bence. Kaçırırsanız üzülürsünüz. Şimdiden iyi seyirler...




0 yorum:

Yorum Gönder