daimatiyatro@gmail.com

6 Nisan 2018 Cuma

Tiyatro Günlüğüm: Mart 2018

Bahar ayının bereketi, mart ayında izlediğim oyunlara yansıdı. Son dakika sürpriziyle izlediklerim kadar, haftalar öncesinden bilet almak için pusuya yattığım oyunlarla, izlemesi ve alkışlaması keyifli bir ay geçirdim.

İşte, bahar gibi içimi açan ve listemde 'iyi ki izlemişim' diye işaretlediklerimin de yer aldığı "Mart Oyun* Günlüğüm":
*Oyunlar, izleme sırasına göre listelemiştir.

Kafkas Tebeşir Dairesi, Tiyatro Adam 
Bu sezon, Tiyatro Adam oyunlarında açılışı biraz geç yaptım ama neyse ki, güç olmadı. Bertol Brecht’in klasiklerinden Kafkas Tebeşir Dairesi’ne, Tiyatro Adam farklı bir yorum getirmiş. Birçok eleştirinin aksine, hem yorumlarını hem de oyunculuklarını beğendiğimi söyleyebilirim. İki perde boyunca, danslarla, şarkılarla ve sadece plastik bidonlardan yapılan maskelerle oyunu oldukça hareketlendirmişler. “Çocuğu doğuran mı yoksa büyüten mi annedir?” sorusuna hep birlikte cevap verirken Gökhan Azlağ’ın performansına ve oyunu neredeyse tek başına sırtlanıp sonuna kadar bizi izlettirmesine hayran kaldık. Yalnızca, oyunun iki perde olması düşündürdü. İkinci perdede hakimin baktığı dava sayısını indirerek tek perdeyle az ve öz bir oyun olarak sahnelenebilirdi. Yine de, sezonda listenizde bir Tiyatro Adam oyunu olsun derseniz, bu Daire’nin içinde yerinizi alın.

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne
Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne’nin tıpkı diğerleri gibi bu sezonun en sevilesi oyunlarından biri. Volkan Çıkıntoğlu, zekice bir metin yazmış, yetmemiş yanına Hakan Emre Ünal’ı ve Doğu Can’ı da alarak bize eğlenceli bir oyun şöleni yaşatmış. Sezonun yüzümüzü güldüren bu zeki işinde “ben kimim” sorusunun cevabını aramaya koyuluyoruz. Cevabımızın izini sürerken bir çıkış yolu bulacağımızdan çok emin değiliz ancak rüyalarda bile görüşmek istemeyeceğimiz üç bilinçaltı insanını izlerken o kadar çok eğleniyoruz ki, değil sorunun cevabı, kendisi bile aklımıza gelmiyor. Bu sezonda izlediğim en komik, dahiyane ve keyifli oyunlardan biriydi. Siz de bu oyuna lütfen ve lütfen seyirci kalın, benden daha çok eğleneceğinize eminim. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kızgın Damdaki Kedi, Mam’art Tiyatro 
Tenessee Williams’ın sevdiğim bu eserini, Mam’art Tiyatro güçlü bir oyuncu kadrosuyla sahneye taşımış. Aile kavramıyla çıkarların çatışmasının bir sonucu olarak, evin reisinin doğum günü kutlaması, amacından çok farklı yerlere ve hatta bir felakete doğru sürükleniyor. Ayten Uncuoğlu, Ünal Silver gibi ustalarla birlikte Sezin Akbaşoğulları ve Tuğrul Tülek’in başarılı performansını izledik. Ancak, Mam’art Tiyatro, uyarlama konusunda bu sezonda da beklentimi karşılamaktan çok uzaktı. Diğer sezonlara göre, metnin çevirisi biraz daha iyi olmasına rağmen, Kızgın Damdaki Kedi’nin hiçbir duygu ve düşüncesini seyirci olarak üzerimize alamadık. 75 dakika boyunca sadece olaylar ve tartışmalar nasıl sonuçlanacak diye izledik.

Terör, Bakırköy Belediye Tiyatroları 
Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Terör ile biz tiyatroseverleri bu kez bir duruşmaya çağırıyor. Ferdinand von Schirach’ın yazdığı bu davada seyirci değil, jüri olarak görev alıyor; başarılı oyuncularla birlikte bir insanın hayatının başka bir insana tercih edilip edilmeyeceğini yargılıyoruz. Önce olayın ayrıntılarını öğreniyor, sonra salondaki (sahnedeki) herkesi teker teker dinliyor ve jüri olarak biz seyirciler davayı karara bağlıyoruz. Dava zor ama işimiz daha zor. Oyun sonunda verilen on beş dakika içinde kararımıza göre elimizdeki suçlu ve suçsuz kartlardan birini sandığa attık. Süre bitince oylar sayıldı ve sonuç hakime hanım tarafından izleyicilerle paylaşıldı. Burak Dur, Çetin Etili, Fidan Tek Koşar, Edip Saner, İlkin Tüfekçi ve Gülce Uğurlu’nun harika performansını, Nurkan Erpulat’ın başarılı yönetmenliğini, Yücel Erten’in temiz Türkçesini ve uyarlamasını alkışlayacağınız bu oyun her tiyatrosever için mutlaka ama mutlaka! (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kanlı Komedya-Caligula, Baba Sahne
Baba Sahne’nin Bir Baba Hamlet’ten sonra biz tiyatroseverlere verdiği diğer bir armağan oldu Kanlı Komedya-Caligula. Stefan Tsanev’in yazdığı oyun, MS 41. yıldan ziyade günümüzün gerçeklerini suratımıza bir tokat gibi çarptı. Oyunu izlerken sinirlerim bozuldu, yaşadığımız günümüz dünyasına içimden çığlık çığlığa ağladım. Biraz metin ve uyarlamada yer yer koptuysam da başarılı oyunculuklarla hızla toparlanıp sonuna kadar büyük bir zevkle izledim. Ahmet Saraçoğlu ve Levent Öktem’in başarısını zaten biliyoruz ve bu oyunda da aynı çizgide devam ettiler. Ecem Üstündağ’ın muhteşem performansını büyük harflerle yazmak, defalarca altını çizmek gerek. Dilsiz bir kadını canlandırdı, tek kelime konuşmadı ama dünyaları oynadı. Pınar Coşkun’un sahnede resmen gerçek bir atın dört nala gittiğini gördüğüm dansı, hala gözümün önünde ve hayranlıkla izliyorum. Baba Sahne’nin iyi işlerine bir artı daha koymak isterseniz Ragıp Yavuz'un başarıyla yönettiği Kanlı Komedya-Caligula mutlaka listenizde olsun.

Akşam Yemeği, Semaver Kumpanya 
Semaver Kumpanya bu sezon bizi şık ve iyi bir Akşam Yemeği’ne davet ediyor. Sayesinde Herman Koch’un en sevdiğimiz eseriyle sahnede yeniden buluşurken, aile kavramını da başarılı oyuncularla birlikte sorguluyoruz. İki aile, 15 yaşındaki çocuklarının sebepsiz cinayetinin bir şekilde kurbanı oluyor ve bu çocuklar için de bir karar vermek durumunda kalıyor. Serge ve Paul kardeşler, bir yandan çocuklarının neden olduğu felaketle sınanırken, bir yandan da travmalarıyla yüzleşiyor. Akşam Yemeği, Kees Prins tarafından uyarlanmış. Can Çelebi’nin temiz Türkçesiyle de sahneye taşınmış. Yönetmen Volkan Sarıöz’ün de iyi bir rejile bizi böyle bir masada buluşturmasına şapka çıkardık. Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sezin Bozacı ve Şebnem Hassanisoughi’nin oyunculukları ise, sahne zeminindeki aydınlatmadan çok daha parlak, çok daha ışıl ışıldı. Süresinin uzunluğu biraz soru işaretleri bıraksa da, başarıyla sahnelenmesi, dekoru ve oyunculuklarıyla başka bir Semaver Kumpanya klasiğini kaçırmayın! (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Ailemizin En Güzel Sırrı, Galata Perform 
Galata Perform’un bu sezon sahnelediği yeni oyunlarına Ailemizin En Güzel Sırrı ile noktayı koymuş oldum. Can Özden’in yazdığı oyunda banyoda ölü bulunan bir baba ve onun karşısında bir bakıma evlere şenlik diyebileceğimiz anne ve iki çocuk var. Olaylar, babanın ölümüne ilişkin sorularla başlıyor, travmalarla sona eriyor. Zaman zaman monolog ve çoğunlukla diyaloglarla bir aile yapısının röntgeni çekilirken biz izleyiciler de örneklerini kendi ve çevremizdeki ailelerde fazlasıyla görüyoruz. Güner Özkul, Pınar Göktaş ve Burak Küçükosman, iyi bir üçlü oluşturarak, oyunu sonuna kadar izlettiriyor. Sadece, merak ve heyecanın biraz daha üst seviyede olmasını beklerdik böylece oyun bizi de daha fazla içine alabilirdi. Yine de, Galata Perform’un yetiştirdiği yazarları alkışlamak için bu oyun da kesinlikle izlenmeli.

Bütün Çılgınlar Sever Beni, Moda Sahnesi 
Beş sezon boyunca tiyatroseverlerin yüzünü güldüren Bütün Çılgınlar Sever Beni, 201. oyunuyla beni de çok mutlu etti. Mert Fırat, Öznur Serçeler ve Volkan Yosunlu’nun oyuncu kadrosunda olması, bu kadar çok ilginin sebebi. Birlikte uyumlu ve izlemesi eğlenceli bir oyunculuk sergiledikleri, bir gerçek. Aile, ilişkiler, evlilik, sadakat, arkadaşlık gibi konuları çok fazla derine inmeden sorguluyor ve bir saati aşkın bir süre kahkahası bol, seyri keyifli bir deneyim yaşıyorsunuz. Bilet bulma konusunda ne kadar başarılı olursunuz bilemem ama şirin bir oyunla kafanızı dağıtmak, herkesten ve her şeyden kısa bir süre olsa da uzaklaşmak isterseniz bu oyun etkisi kanıtlanmış bir ilaç gibi gelecek.

Çiğdem Erken’le Sahneden Aşk Şarkıları, ENKA Kültür Sanat 
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde bu yıl da geleneği bozmadım, Çiğdem Erken’le Sahneden Aşk Şarkıları’nda yerimi aldım. Ecem Uzun'dan, Hatice Aslan’a, Tilbe Saran’dan, Levent Ülgen, Devrim Yakut, Tuğrul Tülek, Celil Nalçakan’a kadar ünlü isimler sahnede ünlü oyunlardan ve müzikallerden şarkılar söyledi ve #tiyatroyaözgürlük temennisinin altını çizdi. Kapanışını da hep beraber, tiyatronun marşı olarak ilan ettiğimiz Lüküs Hayat’la yaptık. Salondan ayrılırken kulağımda en çok Levent Ülgen’in Damdaki Kemancı müzikalinden “Ah Bir Zengin Olsam” ve Tuğrul Tülek’in Batı Yakasının Hikayesi’nden seslendirdiği iki şarkı kaldı. Dünya Tiyatro Günü’ne de bundan güzel bir kutlama yakışamazdı. Şimdiden, önümüzdeki yıl kimlerle ve nasıl bir kutlama yapacağımı merak etmeye başladım.

Mart ayını güzel oyunlarla geçirirken, aynı his ve duyguları şimdiden nisan ayı oyun listemle yaşamaya başladım bile. Yeni bir ay, yeni alkışlara gebe. Bakalım nasıl bir deneyim beni bekliyor. Önümüzdeki ay görüşmek üzere!
Yorum Yap

27 Mart 2018 Salı

Akşam Yemeği: Semaver Kumpanya'dan Şık ve İyi Bir Davet

Bu sezon iyi oyun sahneleyen tiyatrolar kervanına, Akşam Yemeği ile Semaver Kumpanya da katılıyor, her sezon olduğu gibi. Herman Koch’un en sevdiğimiz eseriyle sahnede yeniden buluşurken, aile kavramını da başarılı oyuncularla birlikte sorguluyoruz.

Akşam Yemeği, Semaver Kumpanya’nın bu sezonun biz tiyatroseverlere yaptığı bir güzellik. İlk olarak 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde beğenimize sunulmuştu, o gün bugündür iyi bir uyarlamayı ve başarılı oyuncuları alkışlıyoruz. Kitabı okuyanlar bilir, çocukları cinayet işleyen iki kardeşin hesaplaşması, çatışması ve kararları vardır. Bir ailenin başına gelebilecek en kötü durumlardan biri, içinden çıkılamayan ikilem, Serge ve Paul kardeşlerin bir araya geldiği yemek masasında yaşanıyor. İki aile, 15 yaşındaki çocuklarının sebepsiz cinayetinin bir şekilde kurbanı oluyor ve bu çocuklar için de bir karar vermek durumunda kalıyor.

İki aile, şık bir akşam yemeğinde çocuklarının neden olduğu bir felaketle sınanırken iki kardeş de travmalarıyla yüzleşiyor. Yemek tercihlerinden tutun da masadaki oturuşlarına kadar yaptıkları her şey, iki kardeşin ve eşlerinin karakterini ele veriyor. Yemek ilerledikçe ve siparişler geldikçe, hem olaylar hem de travmalar yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor. Bir taraftan çocuklukları nedeniyle maruz kaldıkları duruma acıyalım mı, sinir mi olalım bilemiyoruz. Kendi değerleriyle yetiştirdikleri çocuklarla, felaketin gerçek müsebbibi yine kendileri olmalarına rağmen; sosyal konforlarından vazgeçmedikleri için çocukların evsiz kadına yaptığı gibi, biz de onları bir an için öldürmek istiyoruz. İzledikçe anlıyoruz ki, bir ailenin çocuklarını yetiştirme tarzı, o çocukların karakterini ve hatta kaderini belirliyor. Herkes ektiğini kendi hayatında olduğu kadar çocuklarında biçiyor. Vicdan ise bir ailenin çocuklarına bırakacağı en önemli miras halini alıyor. Bir aileyi aile yapan, para, mal, mülk, şöhret değildir, inandıklarıdır. Ailenin dürüstlük, saygı ve anlayış gibi gerçek değerleri varsa, bu değerlere sıkı sıkı sarılarak engelleri aşar, yoksa da en ufak bir rüzgarda yaprak gibi düşer. Oyun iki saat boyunca ilerlerken, o kadar çok şeyi sorguladım ki; sadece emin olduğum bir şey vardı, bu ebeveynlerin yerinde olmak istemezdim, zaten kimse istemezdi. Sonunda ben nasıl karar verirdim, bilemiyorum. Gerçi bu durumda vicdan ve evlat arasında sıkışırken nasıl bir karar verilir, verilen karar ne derece doğru olur, ayrı bir sorgulama konusu.

Akşam Yemeği, Herman Koch'un aynı adlı romanından Kees Prins tarafından uyarlanmış. Can Çelebi’nin temiz Türkçesiyle de sahneye taşınmış. Yönetmen Volkan Sarıöz’ün de başarısı önünde hepimiz şapka çıkardık. Harika bir rejiyi, şık bir yemek masasının etrafında buluşturmuş. İzlediğim en uzun oyunlardan biri olmasına rağmen, iki saat boyunca seyirciyi bu kadar gerilimli bir oyunda canlı tutmayı başarabilmiş. Oyun beni o kadar çok içine aldı ki, uzunluğu, başarısının yanında benim için sadece kısa bir yorum olarak kaldı. Ancak uzunluğu konusuna yine de kısaca değinmek gerek. En azından ilk perde biraz daha kısaltılabilirdi böylece salondaki seyirciler sıkıldıklarını veya ara ara oyundan koptuklarını daha az belli ederlerdi. Bizim gibi başka izleyicilerin de, konsantrasyonu bozulmazdı. Yine de, bu haliyle bile alkışlamaya değer. Başak Özdoğan’ın tasarımını üstlendiği dekorun ışıltısı, restoranın tarzını; masanın dizaynı da, çevresindeki çiftlerin ve ilişkilerinin ne kadar kaygan ve her an devrilmeye hazır olduğunu fazlasıyla anlattı.

Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sezin Bozacı ve Şebnem Hassanisoughi’nin oyunculukları ise, sahne zeminindeki aydınlatmadan çok daha parlak, çok daha ışıl ışıldı. Sadık bir Semaver Kumpanya izleyicisi olarak oyuncuların başarısına bir kez daha şahit oldum, yine çok beğendim ve yine çok alkışladım. Bu kadar süre, enerjilerinden ve performanslarından bir şey kaybetmemelerinin, bizi de yaşadıkları tüm duygu ve düşüncelere ortak etmelerinin altını defalarca çizdim. Mustafa Kırantepe’nin  kahkahalara boğan performansını da ayrıca belirtmesem içimde kalır. Sayesinde, bu kadar travmalar içinden su yüzüne çıkıp nefes alabildik.

Akşam Yemeği, uzunluğunu bir kenara bırakacak olursak, başarıyla sahnelenmesi, dekoru ve oyunculuklarıyla başka bir Semaver Kumpanya klasiği. İyi bir roman, iyi bir uyarlama ve iyi oyunculuklarla tiyatro sahnesine taşınırsa, biz oyun tutkunlarına bundan daha güzel bir sezon hediyesi olamaz. O halde, tez zamanda Kocamustafapaşa’nın yolunu tutup, Çevre Tiyatrosu’nun koltuklarında yerimizi almalıyız. İyi bir "akşam yemeği" daveti asla kaçmaz. Şimdiden iyi seyirler!

***Fotoğraflar: Semaver Kumpanya
Yorum Yap

21 Mart 2018 Çarşamba

Terör: İnsan Onuru mu, İnsan Hayatı mı?

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Terör ile biz tiyatroseverleri bu kez bir duruşmaya çağırıyor. Ferdinand von Schirach’ın yazdığı bu davada seyirci değil, jüri olarak görev alıyor; başarılı oyuncularla birlikte bir insanın hayatının başka bir insana tercih edilip edilmeyeceğini yargılıyoruz.

Bu kez tiyatro sahnesi, bir duruşma salonu; bir hakim, bir sanık, bir savcı ve iki tanıkla birlikte önemli bir davayı sonuçlandırmak için toplanmış bulunuyoruz. Önce olayın ayrıntılarını öğrenecek, sonra salondaki (sahnedeki) herkesi teker teker dinleyecek ve jüri olarak biz seyirciler davayı karara bağlayacağız. Dava zor ama işimiz daha zor. Bizim kararımıza göre sanık ya beraat edecek ya da en yüksek cezayı alacak. İlk başta can kulağıyla hakime hanımı dinliyor ve olayı anlamaya çalışıyoruz.

Berlin’den Münih’e giden bir Lufthansa uçağı, 164 yolcusuyla bir terörist tarafından kaçırılmıştır. Teröristin amacı, 70.000 kişinin Almanya-İngiltere futbol maçını izlediği stadyuma uçağı düşürmek ve hem uçaktakileri hem de stadyumdakileri öldürmek.. Uçuşa müdahele etmek üzere eski Binbaşı Lars Koch gönderilmiştir. Terörist uyarı ateşine iki kez olumsuz cevap vermesi sonucuda, çok önemli bir karar vermek durumunda kalır. Ya uçaktaki 164 kişiyi öldürecek, bu durumda 70.000 kişi kurtulacak ya da 70.000 kişinin uçaktakilerle birlikte ölmesini izleyecektir. Emirler açıktır, anayasada kurallar bellidir ancak pilot bir tercih yapar ve kararını uygular. Şimdi ise bu olayın davası görülmekte, insan onurunun irdelendiği bir duruşma gerçekleşmektedir. Tanık olarak pilota dön emrini veren Yarbay Lauterbach’ın ve uçakta eşini kaybeden hemşire Fransizka Meiser’in ifadeleri dinlenir. Ardından Bay Koch’un açıklaması duruşmada yerini alır. Savcı uzun uzun, olayı hem teknik hem de hukuki açıdan incelemesini bizlerle paylaşır. Son olarak da Bay Koch’un avukatı savunmasını yapar ve duruşmayı karara bağlamaya sıra gelir. Her iki tarafın ifadeleri, savcı ve avukatın açıklamaları yapılırken, sahnenin arkasında biz jürinin daha iyi şekilde anlaması için siyah tahtaya gerekli tüm bilgiler, istatistikler, ifadelerin can alıcı noktaları yazılır. Tüm açıklamalar bittikten sonra davaya jürinin kararını vermesi için ara verilir. İşte bizler de on beş dakika içinde kararımıza göre elimizdeki suçlu ve suçsuz kartlardan birini sandığa atarız. Süre bitince oylar sayılır ve sonuç hakime hanım tarafından izleyicilerle paylaşılır.

Dava ilerlerken jüri koltuğundan bir insanın hayatının başka bir hayata tercih edilip edilmeyeceğini, anayasaya veya önceden yazılan kurallara her zaman uyulup uyulmayacağını, vicdanın birçok prensip ve yönetmelikten çok daha önde gelip gelmediğini ve vicdanımızın sesini dinleyince yaptığımızın etik olup olmadığını sorguladık. Bir insanın yaşamına son verirken o insanın ve bir bakıma ailesinin ve kendisinin bundan sonraki hayatına da son veriliyor ancak bazı durumlarda binlerce insanın da bundan sonraki hayatı onlara geri bağışlanmış olunabiliyor. Değerlerimiz, kime göre, neye göre değerli veya değersiz; olasılıklara göre hareket etmeli mi, sonra o bir ihtimal, felaketimiz mi yoksa kurtuluşumuz mu olur? Yüz dakikalık oyun boyunca o kadar çok şeyi sordum, cevabını bulmaya çalıştım ki, düşüncelerimden yorgun düşmüş olarak duruşma salonundan ayrıldım. Sandığa attığım kararın doğru olduğuna inanıyorum ancak yine de, ertesi sabah uyandığımda “acaba kararım doğru muydu?’ diye düşünüyordum. 

Terör aynı zamanda hukukçu olan Ferdinand von Schirach tarafından kaleme alınmış. Zaten metne bakınca hukuk diline ve dünyasına hakim biri olduğunu anlamamak mümkün değil. Metnin çevirisi bir Yücel Erten harikası. Bugüne kadar çevirdiği ve benim de Türkçesine hayran olduğum oyunları düşününce bu oyunda da yanılmayacağımı biliyordum, öyle de oldu. Nurkan Erpulat, yönetmen olarak oyunu kendimizi gerçek bir duruşma salonunda hissettirecek kadar başarıyla ve doğru bir rejiyle sahneye koymuş.
Oyuncular Burak Dur, Çetin Etili, Fidan Tek Koşar, Edip Saner, İlkin Tüfekçi ve Gülce Uğurlu’nun performansı, canlandırdıkları karaktere göre tam da olması gibi, eksik bir yan yok, abartıya kaçan bir durum hiç yok. Fidan Tek Koşar, Alman mahkemesinden izinli gelmiş hakim gibi inandırcıydı, İlkin Tüfekçi ise Franziska’nın acısını bize de yaşattı. Özellikle, Gülce Uğurlu’nun soğuk, hiçbir duyguyu dışa vurmayan ifadesiz tavrıyla tipik bir savcıyı canlandırmasını büyük bir dikkatle izledim. Kerem Çetinel’in siyah zeminde tebeşirle yarattığı ve siyah panoyla oyuna sahnelenirken yeni bir dekor kazandırdığı tasarımı oldukça etkileyiciydi.


Teröryine BBT ve yine iyi iş” dedirten, bize de seyirci olarak oyun izlemek dışında önemli bir sorumluluk veren, çıkan sonuca göre başta insan onuru olmak üzere birçok kavramı tekrar tekrar sorgulatan başarılı bir oyun. Sezonun bitmesine üç ay kalmışken, listenizde bu oyuna lütfen öncelik verin. Sonra, benim gibi bu önceliği ‘sezonun en iyileri’ listenize de vereceğinizden eminim. İyi seyirler!

*NOT: Terör
’le ilgili teknik bir bilgiyi de paylaşayım. Terör, geçen sezondan bu yana Yücel Erten’in yönetmenliğinde Sahne Ankara tarafından da sahneleniyor. Bugüne kadar Almanya’da 40, Avusturya’da 4, İsviçre’de 3, Japonya’da 2, Danimarka, Slovenya, Macaristan, Amerika, İsrail ve Venezuella’da 1 tiyatroda oynanmış. Türkiye de dahil olmak üzere tüm bu ülkelerde 434.742 izleyici jüri koltuğunda oyunu kullanmış. Sonuçlarla ilgili detaylı bilgiyi kendi sitelerinden görebilirsiniz: http://terror.theater/en

***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle...



Yorum Yap

19 Mart 2018 Pazartesi

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz: Ben Kimim Sorusuna Eğlenceli Bir Yanıt

Seyyar Sahne, benim için tüm sezonların en iyi üç tiyatro grubundan biri olmuştur. Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz ile bu sezonda sadece yerini değil, Volkan Çıkıntoğlu’nun dahiyane kalemi, kendisinin yanında Hakan Emre Ünal ve Doğu Can’ın oyunculuğuyla alkışımızı da garantiliyor.


Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne’nin tıpkı diğerleri gibi bu sezonun en sevilesi oyunlarından biri. Volkan Çıkıntoğlu, zekice bir metin yazmış, yetmemiş yanına Hakan Emre Ünal’ı ve Doğu Can’ı da alarak bize eğlenceli bir oyun şöleni yaşatmış. Nasıl’ını anlamak için gelin hep birlikte oyunu, metin ve oyunculuklar olarak iki ana gruba ayıralım sonra da beğenimizi masaya yatıralım.

Işıklar yanıyor, sahnede beyazlar içinde üç erkek başlıyor konuşmaya, biri sevgilisiyle, biri patronuyla, biri de ablasıyla. Planlarına göre her şey çok güzel olacak, ya muradına ya da terfisine erecekler diye beklerken bir bakıyoruz ki, hepsi sanki bir yere, ölmek üzere olan adamın bilinçaltına ışınlanmışlar. Sonrası ise tam bir sorgulama silsilesi. 'Ben kimim?' diye başlıyor, sorularının cevabını bulamadan bambaşka yerlere sürükleniyorlar. Aslında aynı kişiler derken, ayrı dünyanın insanlarının bir özetini bize geçiyorlar. İnançlar, hayaller, gerçekler, bir de üstüne edebiyat ekleniyor ve biz bu arap saçı hallerinden, ‘ben kimim, sen kimsin’ sorularından başlayarak, kafamızda tuhaf sorularla nasibimizi alıyoruz. Aslında üç insan nevi şahsına münhasır gibi görünse de, şu hayattaki genel insan manzalarından bir demet sunuluyor. Hayalleri için işini ve gemilerini yakan da biziz, her sabah gün doğmadan yola koyulup otobüslerde cama yapışarak işe giden de, cinsel kimliğini açıklamaya korkan da, belki şimdi bir baltaya sap olamasak da ileride bir işi kotarmak için umudu olan da biziz. Bu noktada ‘ben kimim’ sorusunun da bir önemi kalmıyor. Ölüm kavramını değil de şimdi ne yapıyorsun’u sorgulatmak amaç sanki. Hayat geçiyor, kuşlar uçuyor ama bizim de ömrümüz geçiyor, değerini bilmek, ona iyi bakmak gerek. Bu bilinçaltı insanlar, onların düşünceleri, değerleri bizim kafamızın içinde de az dönmüyor hani. Belki sadece birini belki çok daha fazlasını yaşattığımız en az kırk gol atabilecek güçteki bu üç insanın bize anlatmak istediklerinin altını çizerek bir kenara yazmak ödevimiz olmalı. Sonra bu insanlarla rüyalarda buluşamayacağımıza göre notlarımıza dönüp dönüp bakarak içselleştirmek en önemli iş. Bu arada o meşrutiyet, bildiğimiz bir meşrutiyet değil ama bir meşrutiyet sonuçta. (Nasıl yani? diye sorduğunuzu duyar gibiyim ama oyunu izleyince ne dediğimi anlayacaksınız.)


Oyunu izlerken, Volkan Çıkıntoğlu, kalemiyle kendine hayran bırakıyor. İlk olarak Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’nde okuması yapılan oyun, keşke sahnelerde olsa ısrarlarına Mart 2017’den beri olumlu cevabını veriyor. Metin o zamandan bu zamana kadar doğaçlamalarla, yeni diyaloglarla büyümüş, serpilmiş, izlemesi keyifli bu son halini almış. Bu kadar klişe sözlerle, bu kadar ince esprilerle ortaya, mizah ve zekanın eşsiz birlikteliği çıkmış. Edebiyatın da içinde olmasıyla, Kafka, Tolstoy, Dostoyevski arasındaki kıyasıya çarpışmayla oyunun zekası da parlatılmış. Ne diyeyim, Volkan Çıkıntoğlu bence zaman kaybetmesin, yeni oyunlarla da tekrar karşımızda olsun! (Balat Monologlar Müzesi için yazdığı Balat’ın Sırrı oyunla da yetinmeyiz.) Seyyar Sahne’nin birçok oyunundan tanıdığımız Celal Mordeniz’in yönetmen olarak başarısını belirtmek gerek çünkü herhangi bir dekor olmadan tek kollu üç demir sandalyeyle bizi iyi bir oyun seyretme zevkinden mahrum bırakmamış.


Oyunculara gelince Volkan Çıkıntoğlu, Hakan Emre Ünal ve Doğu Can, sahnenin üç silahşörü olarak harika bir iş çıkarmış. Her biri bambaşka dünyaların insanını canlandırsa da, uyumları ve performansları bir oyunun başına gelebilecek en güzel şey. Hakan Emre Ünal’ı zaten diğer oyunlarından çok iyi biliyordum, burada da başarısını temize çektim. Volkan Çıkıntoğlu, yazmadaki başarısını oyunculuğuyla katlarken, Doğu Can’ı da ilk defa izledim ve Seyyar Sahne yapımı tek kişilik stand-up gösterisi “2. Sezon, 1. Bölüm”de yerimi almayı planlarıma dahil ettim.

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz hakkında söylenecek çok şey var, keyfi kaçmasın diye anlatmamak için zor tutuyorum. Ancak siz, iyi bir metni ve üç başarılı oyuncuyu izlemek için kendinizi zor tutmayın, en kısa zamanda planınızı yapın. Sezonun yüzümüzü güldüren bu zeki işinde “ben kimim” sorusunun cevabını aramaya koyulun. Cevabınızın izini sürerken bir çıkış yolu bulacak mısınız veya kaybolacak mısınız, bilmem ama çok eğleneceğiniz kesin. Şimdiden iyi seyirler!


***Fotoğraflar: Volkan Erkan
Yorum Yap

15 Mart 2018 Perşembe

Tiyatro Günlüğüm: Şubat 2018

Yılın en kısa ayı şubat, tiyatro keyfini bana uzun uzun yaşattı. Çok konuşulanlar olduğu kadar, yakında isminden daha çok bahsedeceğimiz oyunlar da alkışlarımın arasında yer aldı. 

Şubat ayı benim için bu sezonun en verimli zamanıydı çünkü hem listemde hızla ilerledim hem de izlediğim oyunların çoğunluğundan büyük bir zevk aldım. Arada büyük beklentiler yaşayıp hayal kırıklığına uğradığım gibi düşündüğümden de güzel ve iyi oyunları izlemek de başka bir mutluluktu.

İşte, soğuk geçen şubat ayında içimi ısıtan oyunlar ve seyretme listeme göre izlenimlerim:

Bir Valize Ne Sığar ki?, Ankara Sanat Tiyatrosu
Ankara Sanat Tiyatrosu, şehrimize gelir de gidilmez mi? Yeşim Dorman’ın yazdığı ve yönettiği Bir Valize Ne Sığar ki?, bize giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle klasik bir oyun seyri yaşattı. Mübadele sonrasında Yunanistan’a göç etmek zorunda olan bir grup insanın yeni vatanlarında hayata tutunma çabasıydı sahnede olan. İzlerken bir yandan onların eski günlerine duyduğu özlemi biz de içimizde hissettik, en büyük avuntu kaynağı müziklere eşlik ettik ve bir yandan da dayanışma içinde umudumuzu kaybetmemeyi ve daha güzel günler için elimizden geleni yapmamız gerektiğine bir kez daha inandık. Hayat bu insanlar için kolay olmamış ama pes etmek de kitaplarında hiç olmamış. Yeşim Dorman, Hakan Güven, Bülent Yıldıran, Mehmet Ulusoy, Yıldırım Şimşek, Çağlar Deniz, Nalan Güreş Demirel ve Sinem İslamoğlu’nun muhteşem oyunculuğu ve hayran bırakan dekoruyla AST’ı izlemeyi gerçekten çok özlemişim.

Küründen Kabare
Bildiğimiz üzere, tiyatro hayatın aynasıdır. Ayna, bu kez transeksüellere çevriliyor ve Seyhan Arman, bu dünyanın en has üyelerinden biri olarak, nasıl döndüğünü kendi deyimiyle "dehşetengiz" bir biçimde anlatıyor. Sahnede bir kabare var ama bu kabare bildiklerinizden değil küründen, yani yalandan.  Seyhan Arman ise içinde bulunduğu durumun ahval ve şeraiti içinde, bir dönmenin geçmiş hikayesine doğru yolculuğa çıkarıyor. Çiçiçuuvv diyerek, kendini birden bulunduğu andan çocukluğuna ışınlıyor. Anlattıklarıyla, verdikleri örneklerle ilk günden itibaren yaşadıkları, travmaları, aşk hezimetleri, bir felaketten diğerine sürünmesi bir film gibi hepimizin gözünün önünden geçiyor. Bizim “ah yazık, bu da mı geldi başına” dediğimiz macerayla da finalini yapıyor. Oyunda saygısız insanlar kadar aşksız ve sevgisiz insanlara sinirimiz bileylendi. Beraberinde aşkın ne kadar özel olduğunu hatırladık. Oyunu izlerken sadece oyuncuyu değil, dekoru da sevdik. Öğrendiğimiz birçok terim sayesinde kolilere bakış açımız bile değişti. Seyhan Arman’ın sade bir biçimde kendi dünyasını bir sohbet havasında anlattığı Küründen Kabare’yi sezon bitmeden izlemeniz şiddetle tavsiye, Diyarbakırlı Deli Serpil’i çok seveceğinize eminim. (Oyunla ilgili detaylı izlenimime buradan ulaşabilirsiniz.)

Hiç Kimsenin Öyküsü, Krops Tiyatro
Şubat ayında en zevkle izlediğim ve keşke şimdi bitmese, Krops Tiyatro sezon sonuna kadar hep sahnelese, diye dilediğim bir oyundu. İki askerin başrolde olduğu ve böyle durumlar ancak filmlerde olur diye tesadüfler zinciri sonrasında gelinen nokta, maalesef biraz sinir bozucuydu. Aynı dünyada yaşayan insanların savaş gibi anlamsız bir kavga içinde bir anda düşman olması, sadece birbirlerini değil onların ailesini ve bundan sonraki hayatlarını da öldürmesini bu kez sahne üstünde izledik. Oyun bana savaşı sorgulatmaktan ziyade savaşın ne kadar iğrenç bir şey olduğuna bir kez daha inandırdı. Beraberinde vatan, dostluk, dürüstlük, samimiyet ve aile gibi kavramları sorgulattı ve en büyük erdemin de dürüstlük olduğunu…  Oyunun beni etkilemesinde en az hikaye kadar Anıl Kır ve Ertunç Uygun’un oyunculuğunun da payı büyüktü. Dilek Güven’in de yönetmen koltuğundan bir tren kompartmanında yaşattığı hikayeyle her iki tarafın zıt görünümlü ama aynı yüklü duygularını da birebir yaşadık ve hatta mümkünse ilk durakta oyunculardan önce inmek istedik. Böylece oyunun sonundaki trajediye şahit olmayacaktık ama çok geçti. 22 Mart’ta son kez oynanacak ve benim gibi keşke sezon sonuna kadar izleyebilsek diye iç geçirtecek Hiç Kimsenin Öyküsü ile iyi bir oyun seyretme fırsatını lütfen kaçırmayın.

Onların Hikayesi, Tiyatro Pera
Her sezon koşarak gittiğim Tiyatro Pera, en yeni oyunları Onların Hikayesi ile yine kendini ve verdikleri emeği alkışlattı. Nesrin Kazankaya’nın kaleme aldığı bu oyun, azınlıkların yaşadığı sorunları ve mücadeleleri gözler önüne seriyor. Düğün sahnesiyle başlayan hikaye, oyun ilerledikçe günümüze bağlanıyor. Sahnedekilerin büyük torunu günümüzde üniversitelerinde yaşanan bir  sorunla uğraşırken,  düğün sahibi ailenin mücadelesi kendi  döneminde başka bir şekilde gerçekleşiyor. Özellikle ikinci perdenin sonunda yaşananlar içimi öyle acıttı ki, salondan sinirlerim alt üst olmuş şekilde ayrıldım. Din, dil, ırk gibi kavramlara göre değil, insana insan olarak saygı duymayı keşke öğrenebilsek… Tarihte bunun örneklerini defalarca görmemize ve yaşamamıza rağmen maalesef henüz bir iyileşme kaydedemedik. Oyunda beni hikayeden sonra en çok etkileyen kostümler oldu. Dekorun da başarısı ve sahnenin birkaç bölüme ayrılması, benim için bir Tiyatro Pera klasiği. Oyuncular Mehmet Bilge Aslan,  Nesrin Kazankaya, Rüştü Onur Atilla, Başak Meşe, Zeynep Özden, Erdinç Anaz, Serin Öztoprak, Aslı Sever ve Cemre Naz Gözütok’un ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gördük ancak Başak Meşe ile Rüştü Onur Atilla’nın tüm oyundaki hakimiyetinin altını özellikle çizmek istiyorum. Tek yorumum oyunun süresiyle ilgili olacak. Ağır bir hikaye olduğu için iki perdenin fazla uzun olması düşündürdü. Biraz daha kısaltılabilirdi böylece uzun süren oyunda ikinci perdenin ağırlığı çok daha dokunaklı yaşanırdı. Uzunluğunu bir kenara not edin ve Tiyatro Pera’nın bu özel ve dönemsel oyununu kaçırmayın bence.

Mutluyduk Belki Bugüne Kadar, TwoTwo Production
Paole Genovese'nin Muhteşem Yabancılar adlı filminin (ve şu anda bizde gösterimde olan Cebimdeki Yabancı’nın) sahnede vuku bulmuş haliydi Mutluyduk Belki Bugüne Kadar. Günümüzün en önemli sorunlarından iletişimsizlik ve sanal dünya bağımlılığı tüm çıplaklığıyla karşımızdaydı. Cep telefonlarımızın önünde sahtesini ama arkasında aslını yaşadığımız iki yüzlü dünyamızı yeniden izleyince, “masum değiliz, hiçbirimiz” gerçeğine bir kez daha inandık. Oyun sonrasında cep telefonlarımızı tamamen kapatmak ve bir süre herhangi bir iletişim aracına dokunmamak içten bile değil. Oyunda izlediklerimizi kabullenmek biraz zaman alabilir ancak oyuncuları alkışlamak hiç zaman almayacak. Başka oyunlarda da izlediğim Canan Atalay, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Gökçe Eyüboğlu, Giray Altınok, Faruk Barman, Fehmi Karaarslan ve Deniz Karaoğlu’nu yeniden karşımda görmek ve birbirleriyle uyumlarını izlemek güzeldi. Oyunun dekoru daha öncekilerden çok farklı. Bir tiyatro salonunda değil, evde geçiyor. Site-specific yaklaşımıyla, başroldeki çiftin arkadaşlarını ağırladığı salonuna konuk oluyoruz. Sanki biz de davetliymişiz gibi onların sohbetlerine, masaya gelen, giden ikramlara ortak olmamak, onlarla birlikte kadeh kaldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Uyarlama, böyle bir oyuna verilecek en güzel başlıkla birlikte Kerem Pilavcı’ya ait ve Ahmet Sami Özbudak, nasıl elini attığı tüm işleri başarıyla yapıyorsa, burada da aynı başarı yönetmenlik deneyiminde geçerli olmuş. Oyunda her şey güzel ama uyarlamada biraz daha kendi kültürümüze yakın yapılsaydı, bazı sahneleri izlerken karşımızda bir Amerikan filmi çekiliyormuş gibi hissetmeseydik ve sonlardaki ağırlık biraz daha hafifletilseydi, oyunun verdiği keyif tam olurdu. Yine de, en azından farklı bir oyun sahneleme yaklaşımını izlemek ve güncelliğini yitirmeyen iletişim sorunsalına sahne üstünde bakmak için bu oyuna gidilir, derim. 

Benim Adım Feuerbach, AYSA
Benim için sanırım sezonun en hayal kırıklığı yaratan oyunu oldu. Selçuk Yöntem’in oyunculuğuna ve canlandırdığı karakterin çaresizliğini her anlamda yansıtmasına lafım yok. Ancak, oyunun çevirisi ve uyarlaması tam bir hayal kırıklığıydı. Öncelikle çeviri, birebir olunca, hiçbir duygu içermeyen diyalogları duyduk. Ayrıca, oyunda geçen ünlü oyuncular, yazarlar ve oyuncuları haliyle bilmiyorduk. Zaten isimlerini de ne iş yaptıklarını da anlamadık. Oyuna sonradan dahil olan ve hep adı geçen karakterlerin anlaşılamaması da eklenince, ne oyuna girebildik ne de hikayeyi anlayabildik. Oyuncunun hikayesi, tamamen bizim tiyatro tarihimize göre yapılsa ve Türk oyuncuların, yazarların ve yönetmenlerin adı geçecek şekilde yeniden uyarlansa beğenimizi ve beklentimizi karşılayan bir oyun haline gelebilirdi. Böylece hayal kırıklığıyla salondan ayrılmazdık.

Two Turkish Tenors, Krema Production
Her ne kadar adına bakıp, bir opera izleyecekmişiz gibi düşünsek de, tiyatronun da dahil olduğu iki tenorun düellosunu büyük bir keyifle seyreyledik. Two Turkish Tenors, içinde tiyatroyu, doğaçlamayı, tabi ki müziği ve bilimum birçok sahne sanatlarını barındıran ve kulaklarımızın pasını silen her şey dahil bir performans harikası! Projenin sahibi ve yönetmeni Atılgan Gümüş, üniversiteden beri ev arkadaşı olan ve sayılı başarılara imza atan tenor Cenk Bıyık’ı da sahneye almış, bir duello ile bize seslerini ve marifetlerini konuşturmuş. Orçun  Kaptan da, gösteri boyunca en hassas olduğum konuya parmak basarak Türkçe şarkılar ve uyarlamaları da repertuara dahil edilmesini sağlamış. Dünyaca ünlü operaların yanı sıra Kızıl Ordu Korosu’ndan, Frank Sinatra’ya, James Dean’e kadar müzik tarihine imzasını atan tüm büyük isimler de sahnede bizimleydi. Dans gösterileri, atışmalarla dolu bir kabare havası da cabası. Neşat Ertaş gibi büyük ustalara saygı duyarken ilk perdenin sonunda yaşadığımız duygu selini asla unutamayacağım. Seyirci olarak sahnedeki coşkumuzu görünce “yine de bir umut var demektir” diye geçirdim. Müziğin ağırlıkta olduğu, içinden tiyatro geçen bu performansı izlemek ömre bedel ve siz de bu keyiften mutlaka nasiplenin. Şahsen doyamadım, nisan ayında yeniden izlemek için tüm hazırlıklarımı çoktan tamamladım.

Şafakta Buluş Benimle, DOT
DOT Tiyatro, biz tiyatroseverleri yine Zinnie Harris’in bir oyunuyla buluşturmuş ve çok da iyi yapmış. Tekne kazası sonrası ıssız bir adaya düşen Robin ve Helen’i izlerken, acaba bize de “bir dilek hakkınız olsaydı, ne dilerdiniz?” sorusu sorulsaydı ne cevap verirdim diye düşündüm durdum. Robyn’in dileği içimi acıttı ama yine de böyle bir dilek için kendisine tebriklerimi iletmek ve sarılmak istedim. Ölüm, yas, ölenlere karşın geride kalanlar, travmalar derken zihnimden o kadar çok kavram geçti ki… Ebru Nihan Celkan’ın dramaturjisini, Murat Daltaban’ın yönetmenliğini üstlendiği bu oyuna Esra Ruşan ve Berfu Öngören sade oyunculuklarıyla can vermiş. Tek olumsuz yorumum dekoruna daha doğrusu böyle bir dekorun büyük salonda bütün güzelliğini ve özelliğini kaybettiğine ilişkin olacak. ENKA oditoryumunda seyrettim, DOT’un kendi salonunda da aynı durum söz konusu. Kumsal havası yaratırken sahneyle oyuncular arasındaki mesafenin uzak olması oyuna tam olarak girmemizi sekteye uğrattı. Biraz daha küçük salonda en azından koltukların daha yakın olması, bize de o kumsal hissini yaşatacak ve oyun daha çok keyif verecekti diye düşünüyorum. Hatta Robyn’in ellerini tutup teselli etmeyi bile isterdik. DOT’un bu sezondaki ilk oyununu seyretmeye ve üstünde defalarca düşünmeye değer.   

Kürklü Venüs, Yolcu Tiyatro
Yolcu Tiyatro’nun bu sezon bize armağanı Kürklü Venüs, oyun içinde oyun sunan farklı kurgusu ve şaşırtan finaliyle listemizde yer almayı hak ediyor. Son dakikada oyuncu seçimine gelen ve oyunu uyarlayandan rolü kapmak için uğraşan Vanda’yla macera başlıyor. Oyun, hızla içindeki diğer oyunun sonunu getiriyor ve travmasını kendi elleriyle yazdırıyor. En çok dürüstlüğü sorguladım, insanın iç dünyasına ve sınırlarına doğru yolculuk yaparken. Kadın-erkek ilişkilerinde her iki tarafın farklı dünyadan geldiğine yeniden şahit oldum ve toplumların yüzyıllardır her iki cinse özellikle kadınlara bakış açısını yine kafamda masaya yatırdım. Ersin Umut Güler, canlandığırdığı karakteri iyi bir şekilde taşımış. Pervin Bağdat ise hayran olunası bir oyunculukla karşımdaydı. İki farklı karaktere saniyeler içinde geçişini, o karaktere her yönüyle tam olarak bürünmesini ve düşmeyen enerjsini izlemek inanılmaz güzeldi. Ersin Umut Güler, yönetmen koltuğuna da oturarak oyunu başarıyla kotarmış ancak oyunun sonlarına doğru biraz daha sadeleşmesini dilerdim. Yine de, Kürklü Venüs listede olması gerekenlerden çünkü önce oyunculuk, sonra sayısız sorgulara dayalı bir hikaye var, yaşamak istemediğimiz... 

Gördüğünüz gibi, yoğun bir oyun izleme temposuyla geçen şubat ayı sonrasında hızımı kesmeden mart ayını da oyunlar ve alkışlarla geçirmeye başladım bile. Bakalım bu ay hangi oyunları ve oyuncuları hayranlıkla ve beğeniyle hatırlayacağım… Önümüzdeki ay görüşmek üzere!   

Yorum Yap

27 Şubat 2018 Salı

Seyirciye Sövgü: İzleyenlere Huzursuz Bir Ön Söz

Biz tiyatro izleyicileri, biletimizi alır, salona geçer, oyunu izler ve sonunda alkışlarız. Bu durum, sezonun en yenilerinden, Versus Tiyatro tarafından sahnelenen Seyirciye Sövgü’de oldukça farklı yaşandı. Geçtik yerimize oturduk ancak ne bir oyun, ne de bir oyuncu izledik. Işıklar bize doğrultuldu ve hep birlikte biraz da huzursuzca kendimizi seyreyledik.

Versus Tiyatro, daha önce sahnelediği alışılagelmiş oyun biçiminin dışına çıkyor, Kayhan Berkin’in uyarlaması ve oyunculuğuyla Seyirciye Sövgü’yü biz tiyatroseverlerle buluşturuyor.


Bu buluşma iyi güzel ama biz seyirciler bu durumdan ne derece memnunuz pek emin olamıyoruz. Huzursuzluğumuz daha ilk başta, bir oyun bekleyip, oyuncunun “hiç boşuna ümitlenmeyin, burada olan hiçbir şeyin herhangi bir anlamı veya nedeni yok” diye açıklamasıyla başlıyor. Mesela, sandalye oturmak için, sahnenin önündeki perde, arka alanı kapatmak için, ışıklar da oyuncuyu görebilmemiz için… Oyuncu, kazağını ve ceketini bir mesaj versin diye değil salonun soğuk olmasından dolayı giymiş. Giriş yaptıktan sonra da şöyle devam ediyor: “Yeteri kadar oturduğunuz yerden sahnede olup bitenleri izlediniz, güldünüz, ağladınız, heyecanlandınız, dedikodu yapıp ahkâm kestiniz. Orada, öylece, oturduğunuz yerde… Yeteri kadar! Yetti artık! Artık konu sizsiniz! İlgi odağında siz varsınız! Bu akşamın keşfi sizsiniz!

Pek hayra alamet bir keşif olmayacağını düşünerek dinlemeye devam ediyoruz. Bugüne kadar sahneye yani karanlıktan aydınlığa doğru bakmanın rahatlığını yaşamış biri olarak yavaş yavaş yerimde kıpırdanmaya başlıyorum. Kayhan Berkin, anlattıkça durumu kabulleniyor ve hatta ışıkların üstümde olması hoşuma bile gidiyor. Sonuçta bugüne kadar birçok oyun izlemiş, seyirci olmanın rahat ve kolay nimetlerinden yararlanmışım. Şimdi ise karşımdaki kişi, bir izleyici olarak beni bana tarif ediyor. Oyuna gelmeden önce yaptıklarımı, oyunu izlemeye nasıl karar verdiğimi, kafamdaki düşünceleri, meraklarımı… Ve anlıyorum ki, bu izlediğim bir oyun değil bir oyun izleme ön sözü. Nasıl bir kitabın sayfalarını çevirmeden önce bazılarımız ön sözü okur, yazar, kitabın içinde bulunduğu dönem ve toplumla ilgili biraz bilgi edinir. Bu oyunla, kendim de dahil olmak üzere seyirciler hakkında bilgi sahibi olduk.


Kendimi seyirci olarak bu açıdan hiç düşünmemişim. "Biz seyirciler neymişiz de, haberimiz yokmuş’"diye saşırdım. Hatta öğrendiklerimle mutlu bile oldum diyordum ki, işin en sinir bozucu kısmına sövgüye geldi sıra. Oyuncu zaten sazı almış eline, devam ediyordu nereden çıktı bu sövgü dedik ama o başladı “ey, sizi gidi seyirci, ey sizi gidi koltuklarında oturan rahat insanlar, ey sizi gidi bilet alanlar, ey sizi gidi ey…” Bu sövme ve sövülme hali biraz ilerledi, seyirciler binbir kategoriye ayrıldı. Aslında gerçekten de öyleydik; hepimiz, bu sövgü sözcüklerindekilerdik, farklı geçmişlerle, nedenlerle, beklentilerle ama aynı oyunu izlemeye gelen, koltukta yerini alan ve sonunda alkışlayan… Bu kadar sövülmenin sonunda, üzerimize tutulan ışıklardan gözlerimiz kamaşmış biçimde yerimizde öylece kaldık. Oyuncunun sahneden ayrıldığını bile anlamadık. Ancak itiraf ediyoruz sövülme bittiği için biraz sevindik :).

Versus Tiyatro, Avusturyalı yazar Peter Handke’nin bu oyunuyla zor ama güzel olan bir şeyi denemiş ve başarıya da ulaşmış. Kayhan Berkin, uyarlamaya özellikle son bölümde hakkını veriyor. Bir olay örgüsü yok, bir eylem veya altını çizdiği bir duygu düşünce yok ama o ‘cool’ tavrıyla seyirci kavramını bana sorgulattı. Sayesinde, artık her oyun öncesi dinlediğim ön sözün üzerinden geçiyorum.


Belki klasik oyunlar izlemekten sıkıldınız, belki sahnede farklı bir şey olsa da onu izlesek diyorsanız, Seyirciye Sövgü bu dilek ve temennileriniz için biçilmiş kaftan. Gelin, sadece otuz beş dakika içinde oturduğunuz koltukları sahne, sizi oyuncu, oyun kişisini gözlemci yapan Seyirciye Sövgü’yü sezonun en farklı işi olarak izleyin. Bu kez karanlıkta değil, ışıkların altında merkez rolde olmak huzursuz edecek ama hoşunuza gidecek! Şimdiden iyi seyirler…


***Fotoğraflar: Versus Tiyatro
Yorum Yap

20 Şubat 2018 Salı

Küründen Kabare: Çiiiçuuuvv, Dehşetengiz Bir Kabare!

Malum, tiyatro hayatın aynasıdır. Aynayı bu kez Seyhan Arman, Küründen Kabare ile transeksüellere çeviriyor ve bu dünyanın en has üyelerinden biri olarak, nasıl döndüğünü kendi deyimiyle "dehşetengiz" bir biçimde anlatıyor.

Sahneler geçtiğimiz nisan ayından bu yana bir kabareyi ağırlıyor. Yalnız bu kabare bildiklerinizden değil küründen yani yalandan. Küründen Kabare'nin yapımında, yayınında ve sahnelenmesinde emeği geçen kişisi ise Seyhan Arman. İlk olarak bir çağrı merkezindeki işinin başında kendisiyle tanışma şerefine nail oluyoruz. Tanıştığımıza memnun muyuz henüz emin değiliz çünkü o satmaya çalıştığı tatil paketinin talihlileri arasında olmadığımıza seviniyoruz. Sonrasında yavaş yavaş kendini daha çok tanıtmaya başlıyor. İçinde bulunduğu durumun ahval ve şeraiti içinde, bir dönmenin geçmiş hikayesine doğru yolculuğa çıkıyoruz. Çiçiçuuvv diyerek, kendini birden bulunduğu andan çocukluğuna ışınlıyor. Anlattıklarıyla, verdikleri örneklerle ilk günden itibaren yaşadıkları, travmaları, aşk hezimetleri, bir felaketten diğerine sürünmesi bir film gibi hepimizin gözünün önünden geçiyor. Bizim “ah yazık, bu da mı geldi başına” dediğimiz macerayla da finalini yapıyor.

 
Seyhan Arman, tüm bunları bir stand-upçı edasıyla, samimi bir şekilde anlatıyor. Yeri geliyor, hayatının başrolündekilerinin kılığını giriyor, yeri geliyor “Yeter!“ şarkısını bangır bangır söylüyor. Bu hikaye hepimize bir şekilde tanıdık. Ya daha önce başka filmlerde, oyunlarda dinledik, gazetelerde veya romanlarda okuduk ya da televizyonlarda izledik. Bir şekilde biliyoruz bu dünyayı, önce ailede yaşadıkları travmayı sonra da kaderin yaptığı cilveleri… Diyarbakırlı Deli Serpil anlattıkça, bildiklerimizi bir kez daha temize çekiyoruz. Yalnız tüm bunları acıklı bir Türk filmi havasında, ajitasyonun diz boyu hakim olduğu bir şekilde anlatıldığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Seyhan Arman, kendi doğallığında, kendi üslubunca, kolilerce ve kolilerin üstüne çizilen resimlerle anlatıyor. Her şey gözümüzde tüm çıplaklığıyla canlanıyor. Bize hikayeyi anlatırken kendi dünyasının tüm terimlerini de öğretiyor. Şahsen birçok kelimeye bakış açım değişti, en çok da kolilere. Hikaye bilindik, öyle süslü laflarla, karmaşık çatışmalarla anlatılmıyor ancak sonu biraz şaşırtıyor gibi. Merak etmeyin, güzel şaşırtıyor. 


İzlerken güldük, eğlendik ama bunlarla yetinmedik. Üstüne çok düşündük, gıcık olduk, sinir olduk, bir o kadar da takdir ettik. Tamam, hayat kolay değil ama bazıları için kolay değil. O insanlara, toplum yardımcı olmadığı için her şey daha da zorlaşıyor. İhtiyaçları olan şeyin saygı olduğunu ne zaman anlayacağız acaba? Gıcıklığımız saygısız insanlar kadar aşksız ve sevgisiz insanlara. İnsan, bu en güzel duyguyu niye öldürür ki? Siz yoksunsunuz diye biz de olmak zorunda mıyız? Oyun, aşkın ne kadar özel olduğunu da bize hatırlatıyor, bilene, yaşayana ve yaşatana tabi. Biterken takdirlerimiz hikayesine şahane bir son yazan ve içimize umut tohumları eken Serpil Serin’e gidiyor. O iş öyle bildiğimiz gibi değilmiş,” kaderimse çekerim” değil, “kaderimse ben bozar, ben yazar ve öyle çekerim”miş. Sonuçta Diyarbakırlı Deli Serpil bu, yapmasa şaşarız. 

Seyhan Arman, ilk oyununa gayet sade bir metin yazmış ve oynamış. Derin anlamlı veya beş katmanlı bir metin değil ama etkisi büyük. Hala Deli Serpil ne yapıyordur şimdi diye düşünüyorum. Ayrıca kendisini oynadığı için gayet doğal; eğreti veya yapay hiçbir şey yok sahnede.  Melis İclal Yamanarda yönetmen olarak Arman’la güzel bir ekip oluşturmuş. Sahne tasarımında Aslı Ersüzer’e emeğini ve hakkını teslim etmek gerek. O kolilerin bir anlamı var, üzerine çizilen resimlerin daha çok anlamı var. Oyunu izleyince, ne dediğimi anlayacaksınız. 

  
Küründen Kabare, şu küründen hayatı anlatırken belki kimimizi duygulandıracak, bir diğerimizi gülümsetecek ama hepimize kendisini çok sevdirecek. Gelin, bilindik bu hikayeyi asıl sahibi Seyhan Arman’dan, bir sohbet havasında dinleyin ve izleyin. İyi seyirler, gittiğinizde Diyarbakırlı Deli Serpil’e de benden selamlar!

***Fotoğraflar: www.kurundankabare.com 
Yorum Yap

9 Şubat 2018 Cuma

Balat Monologlar Müzesi: Ömre Bedel Bir Seyir Deneyimi

Sadece bu sezonun değil tüm sezonların en ömre bedel oyunudur Balat Monologlar Müzesi. Çünkü ziyaretçilerine, bildiğimiz oyun formatından çok uzakta, aynı anda yedi monolog ve iki oyunun bir tiyatro salonu yerine Yuvakimyon Rum Kız Ortaokulu’nda sahnelendiği bambaşka bir tiyatro deneyimi vadeder...

Galata PerformBalat Monologlar Müzesi'ni ilk olarak iki yıl önce izleyicisinin beğenisine sunmuştu. O gün bugündür sıradışı yapısısahnesi ve başarılı oyuncularıyla resmen ezber bozduruyor. Öncelikle buraya gelmeden önce bugüne kadar izlediğiniz oyunları unutun. Yaklaşık iki saat boyunca tek bir oyun izlemeyeceksiniz. Ziyaretinizi bekleyen dokuz ayrı oyun ve hikaye var, her biri Balat’ta geçen. Kiminde aşk ve geçmiş defterler, kiminde planlar, gerçekler ve hayaller, bir başkasında ise vatan hasreti var. Galata Perform’un kendi yazarlık atölyelerinde yetiştirdiği oyun yazarları, hikayeleri sağlam bir metne dönüştürmüş. İkisi hariç hepsi monolog olmasına rağmen arkasında kalabalık bir dünya yer alıyor. İçimizi acıtarak biten oyunlar olduğu kadar tatlı bir tebessümle ayrıldığımız, şaşkın şaşkın acaba şimdi ne olacak diye kafamızda deli soruların müsebibi oyunlar da müzenin bir parçası. Hepsinin merkezinde insan, insana ait tüm duygular ve en önemlisi de umut yatıyor. Örneğin, Small’daki dostluğun eskisi gibi olacağına, Fiyaka’daki tablonun aslında harekete geçmek için bir işaret verdiğine, Sakıncalı Komşu’da geride güzel anılar olsa da yeni hayatın başka yenilikler getireceğine, Mutluyum Çünkü Burada Uçaklar Yok’ta Ali'nin bir sabah kardeşiyle birlikte güneşli günlere uyanacağına ve Kısmet’te ise oto yıkamacısının bir gün en büyük hayaline kavuşacağına inanıyorum. Kısaca her oyun, içimize umut tohumlarını ekerek sona eriyor.


Tüm bu hikayeleri yaşamak, bazılarında oyunların bir parçası olmak içinse bir tiyatro sahnesinin değil bir okulun yolunu tutuyoruz. Bir zamanlar başarısı İstanbul sınırlarını aşan Balat’taki Yuvakimyon Rum Kız Ortaokulu’nun kapısından içeri giriyoruz. Artık faaliyette olmayan bu okulun havasını solumak en az oyunları izlemek kadar iyi geliyor. Yeşil tahtalar, silinmiş tebeşir izleri, boyası ve sıvası dökülmüş sınıflar ve öğrenciliğimizin uzun ahşap sıraları… Böyle bir ortam iyi oyunlarla birleşince aldığımız tadın ne kadar doyumsuz olduğunu bir düşünün. Zil çalıyor ve tüm oyunlar aynı anda tahtanın başında yer alıyor. Kapılardaki numaralara göre oyunları seçiyor, ya sıralara geçip oturuyor ya da sınıfın bir köşesinden izlemeye koyuluyoruz. Bazısında dahil olabiliyoruz böylece tepkimiz oyun kahramanın monoloğuyla birleşiyor. Yaklaşık yirmi dakika süren her oyun sonrasında, duyuyoruz yine zilin sesini, elimizdeki listeye göre merak ettiğimiz başka bir oyuna daha doğrusu sınıfa geçiyoruz. Her oyun dört kez oynanıyor, bizi de her oyunu izleyebilme telaşı alıyor. Oyunları doya doya izlemek ve içimize sindirmek için aslında o kadar da panik olmaya gerek yok. Çünkü böyle bir zevk bir kez yaşanmaz, tekrar tekrar geleceğimiz için şahsen oyunların kapısını yavaş yavaş çaldım, izlemediğim iki-üç oyunu da önümüzdeki bir bahar gününe bıraktım.


Balat’ın hikayeleri ve müzenin oyunları, kalabalık ve başarılı bir oyuncu kadrosuyla dile geliyor. Adnan Devran, Sedat Bilinler, Eren Çiğdem, Koray Kadirağa, Erol Babaoğlu, Batur Belirdi, İpek Türktan Kaynak, Melis Öz, Haydar Köyel, Merve Engin, Tuğçe Şahin, Hande Öykü Ekmen ve Hivda Zizan Alp, şahane oyunculuklarıyla sınırları zorluyor. Sayelerinde, özel bir dekor ve ışık tasarımı olmayan sınıflarda anlattıkları dünyanın içinde ve her karakterin duygu ve düşüncelerine ortağız. Daha önce başka oyunlardan tanıdığım Melis Öz, İpek Türktan Kaynak ve Eren Çiğdem’in performansına o kadar hayran oldum ki, bir sonraki gelişimde kendilerine öncelik vermeyi şimdiden not ettim.


Balat Monologlar Müzesi ve başarısı sadece oyunculardan ve Yuvakimyon’un ortamından ibaret değil. Arkada kalabalık ve sağlam bir ekip var. Öncelikle projenin sahibi Ahmet Sami Özbudak’ın fikrine sağlık diyoruz. Zaten içinde yer aldığı her işte başarılı, bu projeye de böyle iyi bir şekilde imzasını atması bizi şaşırtmıyor. Genel Sanat Yönetmeni Yeşim Özsoy, Atölyeler Direktörü Ferdi Çetin, asistanlar Çisel Bozar ve Mert Kayacık ile yönetmenler Ilgın Sönmez, Ceren Demirel, Koray Doğan, Ayfer Dönmez, Şaziye Konaç, Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nun emeğine sağlık. Son olarak da oyun yazarları, Caner Kılıç, Kerem Pilavcı, Volkan Çıkıntıoğlu, Serdar Kurt, Salihcan Sezer ve yine Ahmet Sami Özbudak’ı alkışlıyoruz, hikayeleri derin ve katmanlı monologlara dönüştürüp bizi de onların bir parçası yaptıkları için. İyi ki böyle kalabalık bir ekip bir araya gelmiş ve güçlerini birleştirmiş.


Galata Perform, Balat Monologlar Müzesi ile izleyicisinin damağında bambaşka bir tat bırakıyor. Bu tadı bir defa almak yetmez. Tekrar tekrar gelip izlemek, iki katlı okulun tüm sınıflarında büyülenmek gerek. Her tiyatroseverin başına gelebilecek en güzel şey. O halde ömre bedel bu deneyimi kaçırmayın, bir monolog müzesinin daimi ziyaretçisi olun. Şimdiden iyi seyirler!

***Fotoğraflar: Galata Perform
***Gösterim tarihlerini www.galataperform.com adresinden öğrenebilirsiniz.
Yorum Yap

8 Şubat 2018 Perşembe

Tiyatro Günlüğüm: Ocak 2018

Bir yıla nasıl başlarsan öyle gider sözünden yola çıkarak ben de tabi ki tiyatroyla başladım ki, yıl boyunca bir oyundan diğerine koşturma şansım olsun. Ocak ayında hem biletimi hem de ön sırada yerimi aldığım oyunlarla bu tezi kanıtlamaya çalıştım.

Her ne kadar biraz seyahatler ve biraz işlerin yoğunluğuyla oyun izleme hızım sekteye uğrasa da listemde emin adımlarla ilerleme fırsatı yakaladım. Nasıl mı diye sorarsanız, izlediğim oyunlarla anlatmaya çalışayım:

Günün Çorbası, İstanbul Devlet Tiyatroları
Yeni yılın açılışını bir müzikalle yaptım. Bu sezon izlediğim ilk devlet tiyatrosu oyunu olma özelliğini taşıyan Günün Çorbası, bir tarifin izini sürme hikayesine dayanıyor. Bailey’s Restoranı, günün çorbası ile ünlüdür ama tarifini hiç kimse bilmemektedir. Başarılı gazeteci Katherine Hawks da bu tarifin peşindedir. Ancak amacını gerçekleştirmesi pek de kolay olmaz hatta içinde bulunduğu durum ilginç bir hal alır. Genel olarak keyifli bir müzikal olsa da, belki biraz daha iyi bir uyarlamayla sahneye daha çok yakışırdı. Müzikal bir oyun ancak müzikleri o kadar baskın ve yoğun bir halde yapılmış ki, genel hikayeden kopmamız an meselesi. Neredeyse son iki yıldır hayal kırıklığı yaratan İstanbul Devlet Tiyatrosu, bu oyunla düşüncelerimi değiştirmeye başladı. Oyunculuk, dekor ve kostümler, bu değişimdeki en büyük pay sahibi oldu. Benim de listemde bir müzikal olsun derseniz, Günün Çorbası’nı ekleyin bence.

Tato/Baba, Galata Perform 
Galata Perform, daha öncekilerden farklı olarak, Türk bir yazar yerine bu kez Polonyalı yazar Artur Palyga’nın Tato/Baba oyununu, performansta sınırları zorlayan oyuncularla ve Yeşim Özsoy’un yönetmenliğinde sahneye taşıyor; adı üstünde “baba” kavramını sorgulatıyor. Dünyanın herhangi bir köşesinde ve hatta belki de karşı komşumuzda yaşanan bir dram, sahnede bizimle. Oyun boyunca sevgi kavramının derinliklerine dalarak, babanın ailedeki rolünü, aileyi ve önemini sorgulamaya başlıyoruz. Ailenin yaşaması ve sağlıklı olması için en gerekli şeyin sevgi olduğuna bir kez daha inanıyoruz. Oyuncular ise sadece karakterleri değil eşyaları da canlandırıyor. Kısaca metinden çok oyuncularıyla hatırlayacağım Tato/Baba’yı izleyin ve canlı kova, çiçek, küf… nasıl oluyormuş’u görün derim. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Çirkin, DasDas
İlgi çekici oyunları ve geniş sahnesiyle tiyatro dünyasında “ben de varım” diyen DasDas, bu sezonun en yenisi Çirkin ile de, güzellik kavramına başka bir boyut getiriyor. Yüzyıllardır farklı biçimlerde süregelen “güzellik” olgusunu irdeleyen bu oyun, tiyatroseverleri şekilcilik meselesine bir de sahne üzerinden bakmaya davet ediyor. Gizem Erdem, Edip Tepeli, Volkan Yosunlu ve Ali Yoğurtçuoğlu’nun bir karakterden başka bir karaktere saniyeler içinde geçmelerine hayranlıkla şahit olacaksınız. İbrahim Selim’in ilk yönetmenlik deneyiminden alnının akıyla çıktığı bu oyunda eğleneceğiniz kesin, üstüne çok düşünüp tartışacağınız da kesin. O halde, isminin aksine seyri güzel Çirkin‘i kaçırmayın. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Aynı Şeylerin Oyunu, Kabile Sahne
İlişkiler, evlilik, boşanma hepimizin bildiği konular. Kabile Sahne de işte bu bilindik aynı şeyleri müzikler ve tanıdığımız diyaloglarla bize anlatıyor. Ann ve Frank çifti, ilişkilerinin ilk başından dağılma noktasına nasıl geldiklerini masaya yatırıyor. Biz de, aynı şeylerin nasıl farklı şekilde yaşandığını izlemeye koyuluyoruz. Oyunun bazı sahneleri kopuk olunca genel olarak anlama ve takip edebilme şansım maalesef pek olmadı. Ancak oyuncular Çağla Buldak ve Talha Kaya’nın performansını, özellikle Talha Kaya’nın radyodan gelen o etkileyici sesini hemen bir kenara not ettim. Hiç bitmeyen evlilik sorunsalını farklı bir pencereden izlemek için bu oyunu listenize alıp almamak size kalmış.

Balat Monologlar Müzesi, Galata Perform
Sadece bu sezonun değil tüm sezonların en ömre bedel oyunu oldu Balat Monologlar Müzesi. Bildiğimiz oyun formatlarından çok uzakta, aynı anda toplam dokuz oyunun sahnelendiği, mekan olarak da bir tiyatro salonu değil Yuvakimyon Kız Lisesi’nin eşsiz ortamında öğrencilerin sıralarına oturduğumuz bambaşka bir tiyatro deneyimi! Lisenin her sınıfında bir oyun, Balat’ta geçen hikayeler ve bu hikayeleri bizlere anlatan oyuncular… Oyunlar dört tur halinde sahnelenirken, listeye göre sırayla sınıflara konuk oluyor, zil çalınca da bir sonraki oyunu izlemek üzere yan veya karşı sınıfa geçiyoruz. Her oyunun sonunda da içimiz burkularak veya yüzümüzde tatlı tebessümle o sınıftan ayrılıyoruz. Hikayeler sağlam, metinler güçlü ve oyuncular da inanılmaz başarılı. İlk ziyaretimde Small, Sakıncalı Komşu, Her Şey Bitmiştir Artık, Balat’ın Sırrı, Fiyaka, Modern Zamanlarda Maria Palelogina oyunlarıyla kendimden geçtim, bir sonraki gidişimde de Monolog Kutusu ve Kraliçe Mab’ın Baklavası’nı izlerken aynı his ve duyguları yaşayacağımdan eminim. Bu sezonun en ama en “mutlaka” diyeceğim projesi Balat Monologlar Müzesi’nin ziyaretçisi olmak için acele edin.

When In Rome, Galata Perform
Bu ay, oyunlarda tercihim Galata Perform oldu. 21. İstanbul Tiyatro Festivali’ne özel olarak sahneledikleri When In Rome, bildiğimiz tüm oyun sahnelenme ve izlenme kalıplarının dışına çıkıyor. Sahne yok, dekor, kostüm hiç yok. Sadece dört oyuncu ve onların bitmek bilmeyen enerjileri var. Bekar bir kız, muhafazakar bir ailenin evini tutuyor, erkek arkadaşını da eve getiriyor, sonra olaylar biraz arap saçına dönüşüyor. Oyunu sahneleme tekniği farklı; oyuncuların seyircilerin arasında koşturmalarını ve onları da oyuna katma çabalarını izlerken yoruldum. Arada gülüp eğlendiğim bölümler oldu ancak böyle bir tarzı benimsemem pek mümkün olmadı. Hareketi bol, seyircinin oyuncu, oyuncuların seyirci olduğu bir oyun nasıldır derseniz, When In Rome için bilet alabilirsiniz.

Aşk Halleri
Zuhal Olcay ve Burak Sergen’i ilk kez sahnede buluşturan Aşk Halleri, iki eski sevgilinin yıllar sonra sahnelenecek oyunda bir araya gelerek geçmiş defterleri nasıl karıştırdığını anlatıyor. Karşılıklı hesaplaşmalar, flashbacklerle iki oyuncunun günümüzdeki hallerine hep birlikte bakıyoruz. Yıllar geçince ilişkilerde ne değişiyor, aşk yeni bir şekil mi alıyor gibi bazı sorularımıza cevap ararken, köprünün altından suların geçtiğine ve aynı sularda iki kez yıkanılmayacağını anlıyoruz. Oyunun çevirisi ve ışık tasarımını büyük bir beğeniyle, özellikle de Zuhal Olcay’ın sade oyunculuğunu büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Bir sahneden diğerine hızla geçilirken, keşke tek perde olsa daha da etkileyici olur diye de düşündüğümüz Aşk Halleri, iki usta oyuncuyu bir arada izlemek için güzel bir fırsat. Ocak ayının kapanışını böylece güzel bir oyunla yaptım, siz de bu ayın kapanışını aynı şekilde yapmak için değerlendirebilirsiniz.

Yeni yılın ilk haftalarını böyle bitirirken yeni ay için oyun izleme çabalarıma çoktan başladım. Bakalım bu kez listemde nasıl ilerleyecek ve oyun izleme deneyimim nasıl sonuçlanacak? Önümüzdeki ay görüşmek dileğiyle..
Yorum Yap