daimatiyatro@gmail.com

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Teftişör: Tiyatro Adam'dan Sezona En Eğlenceli Hediye

Sezonun en güldüren, en düşündüren ve en keyifle izlenen oyunu, Tiyatro Adam’dan geliyor. Gogol’un Müfettiş’i, zaman ve mekandan bağımsız bir uyarlama, zirve yapan oyunculuk, hareketli ve bereketli bir sahne düzeniyle Teftişör’de buluşuyor.

Tiyatro Adam ve iyi oyunları sohbetimize, Meçhul Paşa’dan sonra Teftişör de ortak oluyor. Gogol’un başyapıtlarından Müfettiş’ı bilirsiniz. Çarlık Rusya’sındaki yönetimi, devletin tüm kurumlarını,  çürüyen, yozlaşan, aymaz işleyişini ve rüşvetle çıkara dayalı ilişkilerini anlatır. Tiyatro Adam ise bunu, kendi deyimleriyle “kahkaha dolu distopik bir komedya” haline getiriyor. Irmak Bahçeci, Ayşe Ayter ve Oğuz Utku Güneş, klişeye kaçmadan, her biri not etmelik esprilerle zekice güldürmeyi ilke edinerek oyunu olabilecek en eğlenceli uyarlamaya dönüştürüyor. Önce zaman ve mekan kavramından çıkartıyor, bilinmeyen bir yer küreye ve havada asılı kalmış bir zamana yerleştiriyorlar. Bildiğimiz tek şey var, bu ülke Bulaşık Uluslararası Meclis’ne tabi. Ülkenin yönetim şekli ise bir “Baş” ve “Makamları”. Bir gün ülkeye bir son dakika haberi bomba gibi düşüyor ve Teftişör’ün ülkenin o mükemmel (?) işleyişini teftiş edeceği duyumunu alıyorlar. Bir tarafta Baş’ın memleketi iyi gösterme, diğer tarafta Başkarı’yla Başkız’ın kısmet telaşıyla hep birlikte buyuruyoruz cenaze namazına! Sonrasında ne mi oluyor? Teftişör, Baş ve saz arkadaşları olayları hem düşündüğümüz hem de düşünmediğimiz bir yöne doğru çekiyor. Sonu ise, bazı şeylerin değişmediği ve o insanların her dönemde var olacağı gerçeğiyle bir fasit daireye dönüşüyor.

Oyun, var’la yok arasında bir yapıda. Mesela bir Baş var, beraberinde eğitim, sağlık gibi makamları var ama ama kesin olarak adalet yok. Başkan, Başkarı ve Başkız var ama aile bağları yok. Teftişör var ama ortada teftiş edilecek olumsuz (?) bir şey yok! Bir de, 1836 yılında yazılsa da, günümüzle de en az 1836 kez benzerlikleri var. Bazı şeyler yıllar hatta yüzyıllar geçse de, başka coğrafyalarda olsa da, aynı kalacağı gerçeği var ama bunu nedense anlayacak bir bilinç yok. 
Oyuncular Barış Yıldız, Berk Yaygın, Çağdaş Tekin, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Ediz Akşehir ve Gökhan Azlağ önce uyumuyla sonra da müthiş dışında başka hiçbir yorum gerektirmeyen oyunculuklarıyla bizleri mest ediyor. Oynarken o kadar çok eğleniyorlar ki, enerjileri içimize işliyor. Kendileri aynı zamanda  ana rolleri dışında, ikinci üçüncü role hemen geçebilme ve hatta iki rolü aynı anda oynama becerilerine sahip. Neredeyse bütün ödül törenlerinde, birden çok adaylıkları ve kazandığı ödülleri boşuna değilmiş, hemfikir oluyoruz (Bakınız: Gökhan Azlağ ve Ediz Akşehir). Ne diyelim böyle bir ekip her oyunun başına!

Oyunun sahnelenmesi de özgünlükte sınır tanımıyor. Ortaya iç içe dairelerle, biraz da kaydırağı anımsatan bir dekor ve iki yanına ışıklı makyaj masaları konuşlanıyor. Oyuncular, kulis misali masaların kenarına geçerek sıralarının gelmesini bekliyor, rolüne ısınıyor ve bir yandan da sahne arkadaşlarını izliyor. Makbule Mercan dekorda, Ayşe Ayter de ışık düzeninde harikalar yaratmış. Oğuz Utku Güneş ise, keyfi de heyecanı da yerinde bir ekip ve yine basamaklı ve bol enerjili sahne düzeniyle yönetmenliğini konuşturuyor. 
Kısaca Teftişör, yoğun geçen gündemimizle özdeşleştirip sorgulayacağınız, üstüne çok güleceğiniz, tebessümünüzü uzun süre devam ettireceğiniz ve alkışlamaya doyamayacağınız bir oyun deneyimi vaad ediyor. Bu güzel özelliklerini bir kenara bırakın, oyun sırf selam sahnesi için bile izleme nedeni. Ne yapıp edin, Teftişör’ü radarınıza alın, ek gösterimlerini takip edin ve sezon bitmeden mutlaka seyredin. Eğer kaçırdım derseniz de üzülmeye gerek yok, şimdiden listeye alabilirsiniz. Yeni sezonda da yine bizi eğlendirmeye devam edecekler çünkü. O zaman şimdiden iyi seyirler! 


***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle...
     

Yorum Yap

7 Mayıs 2019 Salı

Tiyatro Günlüğüm: Nisan 2019


En sevdiğim ay, nisan ve en keyif aldığım oyunlarla geçen ay da yine nisan oldu. Sezonun bitimine çeyrek kala, oyunları alkışlamakla birlikte ödül törenleriyle de beğenimizi taçlandırdık.

Nisan ayı da yine bir oyundan diğer oyuna tatlı bir koşuşturmayla geçti. Güzel oyunlar izlediğim için mutlu olurken sezonun sonuna doğru yaklaşmanın da hüznünü yaşadım. Afife Jale’den Direklerarası’na, Sadri Alışık’tan Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’ne kadar ödül törenlerinin heyecanına dahil oldum. Tüm adayları ve ödül kazananları tekrar tebrik ediyor, daha nice umut dolu oyunlarımızın ve ödüllerimizin olmasını diliyorum.

Sözü fazla uzatmayayım, nisan ayında oyunlarla ilgili kısa izlenimlerimi sırasıyla hemen paylaşayım.

Günışığına Mektup, Tiyatro P.A.S
Yusuf Dündar’ın kaleme aldığı Günışığına Mektup, hikayesi ve metniyle sezonun başarılı işleri arasında haklı yerini aldı. Doktor bir annenin hasta kızına çare ararken, kızının da göçmenler için adalet arayışına hep birlikte şahit olduk. Bir tarafta çaresizliğin insanı düşürdüğü durum içimizi acıttı, diğer tarafta masum insanların gördüğü muamele karşısında vicdanımızı masaya yatırdık. Aile, etik, sadakat ve hatta aşk gibi kavramlar zihnimde film şeridi gibi geçti ve hala kim haklı kim haksız sorusunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Yönetmen koltuğunda Caner Bilginer’n oturduğu oyunda İpek, Ebru ve Murat karakterlerine Sevtap Çapan, Uğur Özbağı ve Balca Aydoğdu hayat veriyor. Oyuncu değişikliği sonucunda Balca Aydoğdu’nun, üçüncü kez oynadığı gösterimi izlemiştim. Daha çok yeni olmasına rağmen canla başla oynaması takdire şayandı. Denk getiremediğim için izleme şansım olamamıştı ancak farklı bir yorum olarak Ece Bozkaya’dan aynı karakteri görmeyi de isterdim. Ayakları yere sağlam basan bir metni, yerli yerine oturmuş karakterleri, her dönemde ve mekanda anlatmak istediği birden çok meselesi olan bir oyun olarak Günışığına Mektup’u bu sezon iyi ki listeme almışım dedim.

Kalp, Craft Tiyatro
Sezonun, A’dan Z’ye en mükemmel işi benim için tartışmasız Kalp oldu. Larrv Kramer’in yazdığı oyun, AIDS’in ortaya çıkmasıyla, ötekileştirilenlerin hak ve eşitlik çabası üzerine kurulu. Daha tıp dünyasının bile henüz tam isimlendiremediği bir virus nedeniyle her geçen gün eksilen hayatları, sağ kalan veya henüz virüsten nasibini alamayanların da çetin mücadelesini izledik. Kalbimizin çarpmasına ve boğazımızın düğümlenmesine engel olamadık ama umudumuzu asla kaybetmemeyi öğrendik, iki gencin aşkı içimizi ısıtırken... Aras Aydın, Nilperi Şahinkaya, Cem Yiğit Üzümoğlu, Kerem Arslanoğlu, Burak Sarıkaya, Sinan Çatıkkaş, Nejdet Sert, Süleyman Kara ve Soner Kurt, zirveyi zorluyan bir oyunculuk şöleni yaşattı. Kusursuz çevirisini Hira Tekindor’un, yönetmenliğini de İbrahim Çiçek’in üstlendiği oyun ayakta alkışımızı sonuna kadar hak etti. Eğer henüz izlemediyseniz sezonun kapanışını yapmış sayılmazsınız.

Merhaba, Dostlar Tiyatro
Büyük usta Genco Erkal, hem uyarladığı, hem yönettiği, hem de rol aldığı yeni oyunu Merhaba ile Dostlar Tiyatrosu’nun 50. yılını kutladı. "Benim yazarlarım" dediği Aziz Nesin, Bertolt Brecht, Can Yücel, Nâzım Hikmet ve William Shakespeare’in yapıtlarını, ülkemizin hareketli gündemiyle ve mizahi bir üslubuyla aydınlattı. Bize de, büyük ustanın önünde bir kez daha saygıyla eğilmek ve sahnelerde hep görmeyi dilemek düştü.

Cadı Avı, Kadıköy Emek Tiyatrosu
Cadı Avı, Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun biz Shakespeareseverlere yaptığı bir güzellik. Venüs ile Adonis'in hikayesinin 66. soneyle birlikte harmanlandığı oyun, aşkın hırs karşısında aciz kalışını ve kabul edilemez yenilgisini anlatıyor. Böylesine bir trajedi, renkli kostümler, dekor, müzik ve bolca şarkıyla her açıdan bir Engin Alkan işi dedirtiyor. İki perde boyunca başta Ayşegül Sünetçioğlu olmak üzere Pınar Yıldırım ve Sitare Akbaş rolündeki üç cadı kendilerini zevkle izlettiriyor. Emre Yetim ve Mert Arat, oyunculuk açısından her ne kadar kadın karakterlerin gölgesinde kalsa da, sahne arkasındaki müzisyenlerle uyumunu not ettik. Sezonun son gösterimlerindeyken Cadı Avı da, listenizde yerini alsın bence.

Bırak İçeri Gireyim, dot Tiyatro
Bir dot Tiyatro projesi olmasına rağmen hayal kırıklığı yaşadığım ve yorum bakımından birçok arkadaşımla ters düştüğüm bir oyun oldu. Film olarak bana hiç hitap etmediğini düşünürsem oyun olarak da durum değişmedi. Çevirisinin çok iyi olmaması, beraberinde oyuncuların dekorlara sürekli tırmanması, bir platformdan diğerine düşme tehlikesi atlatırmış gibi geçişleri ve kan efektinin yoğunluğu oyundan kopmama neden oldu. Oyunun bu kalabalık yapısı, Selçuk Borak, Begüm Akkaya, Şirin Kılavuz, Atakan Akarsu, Barab Can Eraslan, Meriç Rakalar, Uygar Özçelik, Tan Temel ve Umutcan Ütebay’ın oyunculuğunun önüne geçti. Sadece Begüm Akkaya’nın performansı kayda değerdi ancak oyuna, bir bütün olarak artı puan yazmama yetmedi.

Red Light Kışı, No Act Sahne
'İyi bir metin ve uyumlu bir ekiple ortaya başarılı bir oyun çıkar' tezini doğruluyor Red Light Kışı. Amsterdam’ın ünlü Red Light sokağından kiralanmış güzel bir kadınla, Amerikalı iki adamın hostel odasına başlayan ve New York’a kadar uzanan hikayesinde kırılgan bir aşk üçgeniyle kuşatılıyoruz. Aşk, ilk başta o güzel yüzünü gösterse de, madalyonu çevirdiğimizde iyileştiremeyen, güçlendiremeyen ve aksine en ufak bir darbede paramparça eden bir katile dönüşüyor. Edip Tepeli’nin oyunculuktan sonra yönetmenlikteki başarısını da alkışlıyor; oyuncular Gün Koper ve Ali Yoğurtçuoğlu’nu hayranlıkla izliyoruz. Ayşecan Tatari için işin açıkçası oyun öncesi biraz önyargıya sahiptim ancak oyunun ilk dakikasından itibaren tüm bunları sildi ve sonuna kadar da inandırıcılığından hiçbir şey kaybetmedi. Mayıs ayında da sahnelenmeye devam eden Red Light Kışı, sezon finali öncesinde sahnenin karşısında yerinizi alacağınız oyunlardan olsun.

Teftişör, Tiyatro Adam
Teftişör, sezonun en eğlenceli oyunu olarak adını altın harflerle yazdırıyor. Gogol’un Müfettiş eserini, Irmak Bahçeci, Ayşe Sedef Ayter ve Oğuz Utku Güneş, inanılmaz eğlenceli bir şekilde uyarlıyor ve iki perde boyunca hepimizin kahkahasını da ortak ediyor. Oyunda her şey hem var hem yok. Mesela eğitim, hukuk, sağlık var (?) ama kesin olarak adalet hiç yok. Başkan, Başkarı ve Başkız var ama aile bağları yok. Teftişör var ama ortada teftiş edilecek olumsuz (?) hiçbir şey yok! Bir de, 1836 yılında yazılsa da, günümüzle de en az 1836 kez benzerlikleri var. Yönetmen koltuğundaki Oğuz Utku Güneş’in bundan sonra daha sıkı takipçisi oluyor; acınacak halimize gözlerimizden yaş gelene kadar gülerken oyuncular Barış Yıldız, Berk Yaygın, Gökhan Azlağ, Çağdaş Tekin, Deniz Özmen, Ediz Akşehir ve Çetin Kaya’nın muhteşem performansına da doyamıyoruz. O halde ne yapıyoruz, Teftişör en yakın ne zaman sahnedeyse hemen gidip bilet alıyoruz. Gülerken düşünmeye, düşünürken de gülmeye ihtiyacımız var çünkü.

Mayıs ayına hızlı bir giriş yaparak, listemde de yavaş yavaş sona geliyorum. Nasıl iyi oyunlarla sezonu açtıysam, iyi oyunlarla da kapanışı yapacağıma eminim. O zaman, hepimize iyi seyirler!

***Fotoğraflar: tiyatrolar.com.tr 
Yorum Yap

7 Nisan 2019 Pazar

Tiyatro Günlüğüm: Mart 2019

Baharı karşıladığımız ve güzel haberlere sevindiğimiz şu günlerin bereketi izlediğim oyunlara da yansıdı. Mart ayını birbirinden güzel oyunlarla geçirdim, alkışlarımı da mevsimin coşkusuna ortak ettim.

Oyunları listeme göre izleme telaşı, mart ayında biraz daha ivme kazanırken, sahnenin karşısında yer aldığım oyunlar da kalbimi ve alkışlarımı kazandı. O zaman vakit kaybetmeden, sezonun en kalabalık oyun günlüğümün yıldızlarına hep birlikte bakalım.

Seyretme sırasına göre oyunlardan işte izlenimlerim :

Benimle Gelir misin?, B Planı
Bir oyunda yazarından yönetmenine ve oyuncularına kadar hepsi sevdiğim ve takdir ettiğim tiyatro insanları olursa, sahneye koydukları oyunu da yine aynı derecede sevmem kaçınılmaz olur. Ebru Nihan Celkan’ın Berlin-İstanbul hattında geçen dokunaklı hikayesine Elif Ürse ve Başak Kıvılcım Ertanoğlu hayat veriyor, Sami Berat Marçalı da yönetiyor. Bu birliktelikten de bizi aşka yeniden inandıran bir oyun doğuyor. Fedakarlık, inanç ve kararlılık aşkın yapı taşları, ne kadar sağlam bir temel oluşturmak da bize kalmış. Oyunu izlerken sadece bunları görmekle kalmıyor, Hep birlikte gezi parkına giderek biraz da nostalji yaşıyoruz. Neler atlattığımızı, nelere maruz kaldığımızı ve aşkın nelere kadir olduğunu sonuna kadar sorguluyor ve Elif Ürse’yle Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nun da muhteşem uyumunu ve performansını alkışlayarak salondan ayrılıyoruz. Ötekileştirenlerin hikayesini tiyatro penceresenden izlemeniz için önerimdir.

Red Speedo, Two Two Production
Two Two Production, bu sezon bizi şaşırtıyor ve Red Speedo'yla etkileyici bir hikayeyi, kalıpların dışına çıkartıyor. Kahramanımız bir yüzücü ve olimpiyat seçmelerine hazırlandığı yer havuz olunca, ortaya da sahnede sınır tanımayan eşsiz bir oyun çıkıyor. Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak’ın güçlü işbirliğiyle, Lucas Hnath'ın çarpıcı oyunu bir sahnede değil havuzda tiyatroseverlere sunuluyor. Yaklaşık iki saat süren oyun boyunca, hepimizin kendimize sorduğu en önemli soru “kazanmak için ne kadar ileri gidersin?” oluyor. Oyuncular, Tuğçe Tanış, Erdem Kaynarca, Erol Babaoğlu ve Fehmi Karaarslan, oyunun heyecanını ve sürükleyiciliğini ikiye katlıyor. Kısaca Two Two Production ve Red Speedo, sizi hırsın ve zaafların birinci gelmek üzere bir havuzda yarıştığı ve uyumlu bir ekiple emeğin galip geldiği bu oyuna davet ediyor. Böyle bir davete kayıtsız kalmak olmaz.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi, Altıdan Sonra Tiyatro
Sadece bu sezonun değil tüm sezonların en izlenilesi ve baştacı edilesi oyunlarındandır Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi. İkiz kardeşlerin uzak ülkelerde, sirke hapsolmuş hayatı, içimize dokunur ama kardeşlerin dayanışması bir o kadar da içimizi ısıtır. Bakmayın öksüz yetim kardeşlerin hikayesi olduğuna, acıklı değil kahkahası da, esprisi de bol bir oyun. Kumbaracı50’nin ilk olarak sekiz yıl önce sahnelediği bu oyun, uzun bir süre ortadan kaybolmuştu ve biz de çok üzülmüştük. Ancak geçtiğimiz sezondan itibaren yine sahnelere merhaba dedi ve ben de ilk fırsatta eğlenmeye ve gülmeye hazır bir şekilde yerimi aldım. İkizlerin şarkısı hala dilimde, aile kavramının önemi aklımda, yazarı ve oyuncularından Yiğit Sertdemir ile yine harikalar yaratan Aslı Can Kortan’a hayranlığım da hala doruklarda. Keşke her ay olsa ve her ay bıkmadan usanmadan izlesem… O nedenle oyunu izlemeniz şiddetle tavsiye, sonrasında bana hak vereceksiniz.

Kendi Gökkubbemiz, İstanbul Devlet Tiyatroları
Kendi Gökkubbemiz, bu sezon Devlet Tiyatroları’nın tiyatro ve edebiyatseverlere yaptığı bir güzellik. Sönmez Atasoy’un kaleme aldığı oyun, Yahya Kemal’in hayatından kesitlerle, şair dostlarını, Fransa yıllarını, Atatürk’le buluşmasını, memleket özlemlerini, şiire bakış açısını ve cananını anlatıyor. Yahya Kemal’i canlandıran Okday Korunan ise, yazarından aldığı bu emaneti çok güzel taşıyıp bize sunuyor. Şiirlerini okurken zihnimde canlandırdığım Yahya Kemal karşımdaydı. Onun yaşadığı sıkıntıları, güzel günleri, yazarken ki heyecanını, cananına duyduğu sevgisini iliklerime kadar hissettim. En son Sessiz Gemi şiirini gözüm kapalı dinlerken heyecandan kalbim çarpıyordu. Nefesinizi tutarak izlerken büyük şaire ve şiirine hayranlığınızın biraz daha artacağı bu oyun, şiddetle tavsiye.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Aslında Özgürsün, ProjectAS
Duygu Asena’nın sevdiğim romanlarından Aslında Özgürsün, sahnelerde olmayı da hak ediyor. Belgin ve Berna’nın hayatı bize günümüz dünyasının iki farklı kadınını anlatıyor ve kadın olmayı sorgulatıyor. Şu hayatta hem çok güzel şeydir kadın olmak hem de bir o kadar zordur. Bize en çok gereken de cesarettir. Önyargılardan kurtulsak, bilmediğimiz sularda yüzecek kadar cesur olsak, işte o zaman ne kadar güçlü olduğumuzu herkes görecek. Ali Kemal Güven’in yönetmenliğinde, Emel Çölgeçen ve Pelin Öztekin’i bir arada görmek ve Pelin Öztekin’i ilk defa da olsa sahnede izlemek çok keyifliydi. Ancak metin uyarlanırken klişelerden kurtulmuş olsaydı, bazı sahneler biraz daha özgün aktarılsaydı daha başarılı olurdu.

disLOKASYON
Dört dansçı ile sekiz bedenden oluşan hareket korosunun tekinsiz zaman ve mekânlara yolculuğudur disLOKASYON. MDT İstanbul dansçılarının iddialı bir beden kullanımı ile gerçek anlamda saf ve eklektik olan bu performansını izlerken, bilet alıp bindiğimiz bir hız trenindeymiş hissini yaşadık. Sahnede canla başla dansını icra edenlerin enerjisine, sekteye uğramayan uyumunu takip ederken, bir iken çoğul, çoğul iken tek olan performanslarından etkilendik.

At Gözü, Kumbaracı 50
Yiğit Sertdemir bizi müthiş ve düşündürücü bir aşk hikayesiyle buluşturuyor. Usta oyun yazarı ve tiyatro insanı Sermet Çağan’ın başladığı ancak tamamlayamadığı At Gözü'nü, Yiğit Sertdemir, kaldığı yerden Seçkin Selvi’nin anlatımıyla devralıyor. Kendilerinin yorumuyla Sermet Hoca, atların her şeyi iki kat büyük gördüğünü fark eden bir diktatörün, herkesi kendinden büyük görenleri korku ve ayrışmayla daha kolay yöneteceğini akıl edip, ülkedekilere at gözü taktırdığı bir kurgu tasarlamış, hatta oyunun finalini bile düşünmüş. Yiğit Sertdemir’in dehasıyla, masalla gerçeğin harmanlandığı bu oyuna son şekli veriliyor. Kalabalık oyuncu kadrosuyla ve düşmeyen enerjileriyle biz de Fi-Li-Fu’ların dünyasına ortak oluyor en çok da Aslı Can Kortan’ı alkışlıyoruz. Bence siz de, bu güzel oyunu alkışlamalısınız.

Yan Rol, İkinci Kat
Geçtiğimiz sezon seyircisine merhaba diyen Yan Rol, izlemekte geç kaldığıma hayıflandığım bir oyun oldu. Bugüne kadar oyunculuk kariyerinde ve kendi hayatında hep yan rollerin kadını olan Canan’la tanışmakla başlıyoruz. Hikayesini anlattıkça neden yan rolde olduğuna bir kez daha emin olurken birden şaşırtıyor bizleri. Bir karar veriyor ve karanlık tarafa geçiyor. Sonrası da, izleyicinin takdirine kalıyor. Kalemine her zaman hayran olduğum Deniz Madanoğlu, hayattan başka bir kadını koymuş sahneye. Oyuncu Başak Kara böyle bir karaktere çok yakışmış. Sahneye adımını atmasından yeni Canan olarak selamını vermesine kadar olan süre boyunca karakterin travmalarını, ikilemlerini, hırsını, mahcubiyetini, kısaca hissettiği her bir duyguyu ayrı ayrı bize de yansıttı. Yönetmen Pınar Çağlar Gençtürk, bu iyi oyunu doğru oyuncuyla buluşturmayı ve bize de böylece güzel bir oyun seyri yaşatmayı başarmış. Kendimizden, anne babamızdan ve çevremizden çok fazla ortak özellik bulacağımız Yan Rol, sezon bitmeden izlenecekler listenize mutlaka konulsun.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Çiğdem Erken’le Sahneden Aşk Şarkıları, ENKA Kültür Sanat
ENKA Kültür Sanat’ın geleneği haline gelen Çiğdem Erken'le 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlaması, bu yıl her zamankinden çok daha coşkuluydu. Çiğdem Erken piyanosunun başında, sahneler bu kez Devrim Yakut, Gonca Vuslateri, Birce Akalay, Asu Maro, Tolga Tekin, Salih Bademci, Nuri Harun Ateş, Fırat Tanış, Celil Nalçakan ve Doğan Duru'yu ağırladı. Müzikle, bizi anlatan şarkılarla kulaklarımızın pasını sildiler, hem eğlendirip hem de ruhumuzu beslediler. ENKA Kültür Sanat’ın Koordinatörü Murat Ovalı’nın okuduğu Can Yücel şiiri gecenin en etkili bölümüydü ve alkışlarımız eminiz Can Baba’nın ruhuna da gitmiştir. Dileriz her sene bir öncekinden daha çok coşkuyla kutladığımız, daha çok oyunu sahnelerde görme şansını yakaladığımız daha nice 27 Mart’larımız olur.

Eylül, Tiyatro Sıfır Pozitif
Bu sezonun en çok konuşulan oyunlardan oldu Eylül. Tiyatro Sıfır Pozitif’in ilk oyunu, bizi Uğur Kanbay’ın kalemi ve oyunculuğuyla tanıştırıyor. Trans bireyin hayatta kalma, zorluklara direnme hikayesini bu kez Eylül’den dinliyoruz. Aslında bize anlattığını, yaşadıklarını hepimiz bir şekilde biliyoruz. Pek farklı bir şey söylemiyor gibi ama diğer bildiklerimizden çok daha fazla dokunuyor. Aşkla kendi öyküsünü parlatıyor, güvercinlere bile bakış açımızı değiştiriyor. Kimi yerde kahkahamız salonda çınlıyor, kimi yerde gözyaşlarımız yanımızdakiyle yarışıyor. Toplumun anlayışsız tutumuna, ötekileştirme hırsına ve şu koca dünyada bir tek onlara yer açamayışına hep birlikte kızıyoruz. Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılan bu oyundan geriye, daha kaç tane Eylül bunlara maruz kalacak, daha kaç tanesi hayattan küskün ayrılacak diye sorularımız ve boğazımızda bir düğüm kalıyor. Uğur Kanbay’ın iki saate yakın performansına, Eylül’le Kasım arasındaki yolculukta gerçekleştirdiği müthiş oyunculuğuna da şapka çıkartıyoruz. XIX. Direklerarası Ödülleri'nde Tek Kişilik Prodüksiyon ödülüne layık görülmesi boşuna değil, bundan sonra da birçok başarıya imza atacağına da eminim. O halde siz de Eylül’ü bekletmeyin!


Nisan ayıyla birlikte baharın gelişini teyit ettik. Sezonun bitmesine çeyrek kala diğer oyunlarda ve alkışlarda sıra. Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ni ve sahiplerini heyecanıyla bekliyor ve bir sonraki ay görüşmek üzere diyorum. Sizlere de, şimdiden iyi seyirler!

Yorum Yap

Oyuncusu Tek, Alkışı Pek İki Güzel Oyun: Yan Rol ve Kendi Gökkubbemiz

Sezonun tek kişilik oyunları diğerlerinden bir adım öne çıkıyor. Nasıl çıkmasın ki? Tek kişi, belirli bir süre boyunca canlandırdığı karakterin, anlattığı hikayenin hakkını veriyor, oturduğumuz koltuklarda gözümüzü kırpmadan izlememizi sağlıyor ve sonunda böylesine emeğin karşılığında alkışlarımızı kazanıyor. Geçtiğimiz ay izlediğim Yan Rol ve Kendi Gökkubbemiz de böyle bir tanıma uyan oyunlarda başı çekiyor.

Tek kişilik oyunlar zor ama iyi yapılırsa, benim için en özel oyun oluyor. Bir kişi bazen tek bir karekteri, bazen de birden fazlasına can veriyor, bizi hikayenin içine çekiyor ve anlattığı ne varsa sonuna kadar inandırıyor. Bize de bu başarıyı takdir etmek düşüyor. Tüm bu nitelikleri taşıyan İkinci Kat Tiyatro’nun Yan Rol ve İstanbul Devlet Tiyatroları’nın Kendi Gökkubbemiz oyunları, sezonun en çok sevdiğim tek kişilik oyunları arasında haklı yerini alıyor.

Yan Rol, İkinci Kat
Geçtiğimiz sezon seyircisine merhaba diyen Yan Rol, izlemekte geç kaldığıma hayıflandığım
bir oyun oldu. Bugüne kadar oyunculuk kariyerinde ve kendi hayatında hep yan rollerin kadını olan Canan’la tanışmakla başlıyoruz. Her ne kadar şuh bir giriş yapsa da bunda bile yan rolde olmaktan geri duramıyor. Sonra çıkarıyor ayakkabısını, topluyor ayaklarını, koltuğa geçip hikayesini anlatmaya başlıyor. En yakın arkadaşıylamuhabbetinden, babasıyla ve ailesiyle ilişkisine kadar hayatını bir film şeridi gibi gözlerimizin önüne seriyor. Neden yan rolde olduğuna bir kez daha emin olurken birden şaşırtıyor bizleri. Bir karar veriyor ve karanlık tarafa geçiyor. Sonrası da, izleyicinin takdirine kalıyor. 

Önceliğimiz ve iyi ki’miz ailemiz, destekçimiz, adı üstünde arka çıkanımız arkadaşlarımızdır. Ancak daha önemlisi, kendimiz ve toplamamız gereken cesaretimiz var. Bunlar gerçekleşirse diğer kavramlar değer kazanır ve hayatımızın başrolünde oynamaya başlarız. Biraz risk ve biraz gözünü karartmaktan bir zarar gelmez, hatta kim bilir yeni kapıların da anahtarı olabilir. İnanmaktan ve kendine güvenmekten sonra kendini gerçekleştirmeye gelir sıra. İşte o zaman gelsin başrol, denensin yeni fırsatlar… Kalemine her zaman hayran olduğum Deniz Madanoğlu, oyunda aynen bunları anlattı bana. Tıpkı Poz’da, Medet’te olduğu gibi, hayattan başka bir kadını koydu sahneye. Yine başarıyla ördüğü oyun akışı ve getirdiği sonla, sevdiğim oyunlarına bir halka daha eklemiş oldum.
Oyuncu Başak Kara böyle bir karaktere çok yakışmış. Sahneye adımını atmasından yeni Canan olarak selamını vermesine kadar olan süre boyunca karakterin travmalarını, ikilemlerini, hırsını, mahcubiyetini, kısaca hissettiği her bir duyguyu ayrı ayrı bize de yansıttı. Canan’a yapma artık demek, haydi daha ne duruyorsun diye sarsmak, sonrasında da sarılmak istedik. Kısaca Canan’ı yani Başak Kara’yı çok sevdik.

Yönetmen Pınar Çağlar Gençtürk, bu iyi oyunu doğru oyuncuyla buluşturmayı ve bize de böylece güzel bir oyun seyri yaşatmayı başarmış. Ancak oyunun sadece İkinci Kat’ın sınırları içinde kalmaması, İstanbul’un iki yakasındaki birçok sahnede yerini alması konusundaki dilek ve temennimi belirtmek istiyorum. Oyun, daha fazla ilgiyi ve seyirciyi hak ediyor çünkü. Daha çok kişiye ulaşmalı ki, izleyenler izlemeyene anlatsın; onlar da izlesin ve alkışlasın, sonra onlar da diğerlerine anlatsın ve bu, hep böyle gitsin….
Kendimizden, anne babamızdan ve çevremizden çok fazla ortak özellik bulacağımız, hayata karşı cesur, fırsatlara karşı daha çok açık olmak konusunda birbirimizi motive edeceğimiz, belki içimizdeki yeni Canan’ı uyandıracağımız Yan Rol, sezon bitmeden izlenecekler listenize mutlaka konulsun. Sizlere iyi seyirler, benden de Canan’a selamlar!

Kendi Gökkubbemiz, İstanbul Devlet Tiyatrosu
Devlet Tiyatroları’nın, tadı damağımızda kalan oyunlarına hasretiz ve iyi oyunlar izleme keyfini de arıyoruz. Birkaç yıldır istisna iki oyun hariç kapısını nerdeyse hiç çalmadığım Devlet Tiyatroları’na gitmeme kuralımı Kendi Gökkubbemiz ile bozdum. Oyun sonunda o eski tadı ne kadar özlediğimi hatırlayarak, iyi bir metin ve harikalar yaratan oyuncusu Okday Korunan’a hayranlığımla içim titreyerek Üsküdar Tekel Sahnesi’nde ayrıldım.

Kendi Gökkubbemiz, Yahya Kemal’in hayatından kesitlerle, şair dostlarını, Fransa yıllarını, Atatürk’le buluşmasını, memleket özlemlerini, şiire bakış açısını ve cananını anlatıyor. Cerrahpaşa’daki hasta yaşamından geriye doğru hayatının dönüm noktalarını, ilhamını, Türkçeye hayranlığını ve şiirlerini paylaşıyor. Edebiyatın bu en özel alanına kendini nasıl adadığını izliyoruz ve onunla birlitke içimizden tekrarlıyoruz “insan alemde hayal ettiği kadar yaşar.Akıncı ve Sessiz Gemi şiirlerini onun ağzından dinlerken de mest oluyoruz. Ve ben heyecanla alkışlarken bir kez daha inanıyorum ki, Yahya Kemal, bu dünyaya şiir yazmak ve bizi sanatıyla, edebiyatla bir araya getirmek için gelmiş, iyi ki gelmiş.
Sönmez Atasoy, Kendi Gökkubbemiz’i 1990 yılında yazmış, ilk olarak Ankara Devlet tiyatrosu’nun oda tiyatrosu bölümünde Rüştü Asyalı tarafından sahnelenmiş. Sonra da, Toron Karacaoğlu tarafından yaklaşık 10 yıl boyunca izleyicilerle buluşmuş. Toron Karacaoğlu aynı zamanda Yahya Kemal’le bir araya gelme şansını da elde etmiş. Kalemindeki ustalığına saygı duruşunda bulunduğumuz Atasoy, bu oyunla Yahya Kemal’i daha çok sevmemizi ve takdir etmemizi sağlamış. Bir de, Türkçemizin ne kadar güzel bir dil, şiirin de ne kadar özel bir alan olduğunu bir kez daha anlamamızı. Yahya Kemal’i canlandıran Okday Korunan ise, yazarından aldığı bu emaneti çok güzel taşıyıp bize sunuyor. Şiirlerini okurken zihnimde canlandırdığım Yahya Kemal karşımdaydı. Onun yaşadığı sıkıntıları, güzel günleri, yazarken ki heyecanını, cananına duyduğu sevgisini iliklerime kadar hissettim. En son Sessiz Gemi şiirini gözüm kapalı dinlerken heyecandan kalbim çarpıyordu. Keşke oyun en az iki perde olsa ve bu keyif biraz daha sürse dedim.

Salona girdiğiniz zaman Yahya Kemal’in hasta yatağının, bavulunun yer aldığı, şiirli sayfaların, not kağıtlarının gökyüzündeki bulut misali asılı kaldığı, zemini sonbahar yapraklarının kapladığı muhteşem bir dekor sizi karşılıyor. Sahne tasarımını üstlenen Şirin Dağtekin Yenen oyunla birebir özdeşleşen, şiir gibi bir dekor tasarlamış. Oyunun sonunda benim gibi o şiirleri koparıp Okday Korunan’a okuması için vermeyi ve tek bir sayfa kalmayana kadar hepsini mest olmuş bir şekilde dinlemeyi isteyebilirsiniz (kendinizi engellemeniz biraz zor olacak).
Bu sezon Devlet Tiyatroları’nın tiyatro ve edebiyatseverlere yaptığı bir güzellik Kendi Gökkubbemiz*. Nefesinizi tutarak izlerken büyük şaire ve şiirine hayranlığınız biraz daha artacak. Okday Korunan’ı ve tek kelimeyle muhteşem olarak nitelendireceğiniz oyunculuğunu alkışlarken yorulabilirsiniz. Hatta, daha Üsküdar Tekel Sahnesi’nden ayrılmadan bir daha izlemek için plan yapabilirsiniz. Halen şiirler kulaklarımdan gitmemişken yakın zamanda yeniden seyredecek olmamın heyecanı içinde önerim, sizin de bu özel deneyime ortak olmanız. O zaman, şimdiden iyi seyirler ve hep şiirle kalmanız dileğiyle!

*Kendi Gökkubbemiz, bu sezon Direklararası Ödüllerinde Tableau (Tablo) Oyun kategorisinde ödüle layık görüldü. Tebrik ediyoruz             

**Fotoğraflar: İkinci Kat, Devlet Tiyatrosu ve tiyatronline.com.tr


Yorum Yap

19 Mart 2019 Salı

Tiyatro Günlüğüm: Şubat 2019

Şubat, yılın ve sezonun en kısa ayı ancak o kadar çok oyun sığdırdım ki, sezonun en uzun ve en verimli ayını geçirmiş gibi hissettim.

Şubat ayıyla birlikte sezonun yarısını da bitirdik. Yirmi sekiz gün boyunca bir tiyatrodan başka bir sahneye koşturarak izlediğim oyunlara bakacak olursam, sanırım sezonun en yoğun ayını da yaşamış oldum. İzlediğim tüm oyunlarla keyfim yerine geldi ve hepsi de, soğuk geçen günlerinde içimi ısıttı.

İşte, izleme sırasına göre, şubatta alkışladığım oyunlar:

Fotoğraf 51, Craft Tiyatro 
Craft Tiyatro, DNA, x-ışınları, fosfatlar ve hırslı bir yarışın ortasında ‘yaşamın sırrını’ bulmaya çalışan bir grup bilim insanını anlatan Fotoğraf 51’le sezona yine imzasını atıyor. Oyunun yazarı Anna Ziegler, DNA’nın gizli kaşifi Rosalind Franklin’i merkeze alıyor ve hırsın, rekabetin hakim olduğu bilim dünyasını gözler önüne sunuyor. Çağ Çalışkur, dokunaklı hikayeyiyi olabilecek en doğru rejiyle sahneye taşıyor; Funda Eryiğit, Cem Avnayim, Barış Arman, Bahadır Efe, Orçun Soytürk, Selahattin Paşalı, Korhan Soydan, ödüllere layık bir oyunculuk sergiliyor. İyi oyunlar listemizde en üst sıralara yerleştirdiğimiz Fotoğraf 51, sizin için de 'mutlaka izlemeliyim listenizin' ilk başında olmalı.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Dogville, Versus Tiyatro 
Farklı işleriyle sahnelerde görmeye alıştığımız Versus Tiyatro, bu kez de Dogville’le adından söz ettirmeyi başarıyor. Kayhan Berkin, Lars von Trier’in kült filmini tiyatroya uyarlayarak zor bir görevin altından kalkıyor. Oyunun kahramanları Cantürk Çolak, Cenk Doğar, Ece Çeşmioğlu, Esra Yaşar, Güzide Arslan, Gökhan Gürün, Mehmet Yılmaz, Müfit Aytekin, Nihan Aypolat, Olcay Yusufoğlu, Rüzgar Aksoy ve Şerif Erol da, hikayenin temel taşını oluşturan toplumsal değerleri daha çok sorgulamamızı sağlıyor. Farklı bir dekor, film ve tiyatro karışımı sahneleme tekniği, iyi bir uyarlama ve inandırıcılıkta tam puan alan oyuncularla bence siz de Dogville sohbetine ortak olmalısınız.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Ne Evet Ne Hayır, Haha Tiyatro 
Öyküyü severiz, öykünün tiyatro sahnesine taşınmasını daha çok severiz. Haha Tiyatro da, bu sevgimize Ne Evet Ne Hayır oyunuyla karşılık veriyor. Oğuz Atay’ın mizah yönü ağır basan bu öyküsü, Özge Erdem’in yönetmenliğinde sahneye çok yakışıyor. Oyuncular Özer Arslan ve Sinan Arslan, iyi ki bu oyunda ve iyi ki nevi şahsına münhasır bu iki insanı canlandırıyorlar dedirtiyor. Oğuz Atay “ben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye seslenir. Haha Tiyatro bu çağrıyı bir adım ileriye götürüyor, “biz burdayız sevgili izleyicilerimiz, siz nerdesiniz (yani sizi de bekleriz)?” O zaman fazla bekletmeyin derim.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kör Baykuş 
En büyük aşk tiyatro diyerek her 14 Şubat’ta oyun izleme geleneğimi Kör Baykuş’la devam ettirdim. Böyle bir günde, Sermet Yeşil’in muhteşem performansıyla oyun izlemeye olan tutkum daha da perçinlendi. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş isimli romanı, sahneye bundan daha güzel uyarlanamaz ve ana kahramanını da Sermet Yeşil’den başka birisi bu kadar enfes canlandıramaz sanırım. Maskeler oyunun en can alıcı ve en zengin unsuru haline gelmiş; ışıkla birlikte karakterin sanrıları, hayalle gerçek arasındaki gidiş-gelişleri çok iyi anlatılmış ve bize de gözümü kırpmadan izlemek düşmüş. Sezonun en iyi işleri arasında sağlam bir yer edinen Kör Baykuş'un, bir saati aşan gösterimi boyunca sizi alıp götürmesine izin verin. Sonunda kalp çarpıntısıyla alkışlayacaksınız.

Süper İyi Günler, Tiyatrokare
Tiyatrokare, Süper İyi Günler ile sahnelere sadece bir oyun ve kaliteli oyuncular kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda türünün tek örneği olan müthiş bir ışık-dekor düzeni, Asperger sendromuyla ilgili farkındalık ve bu sendroma sahip bir dost da kazandırıyor. Nedim Saban’ın iki yıllık emeğinin sonucu Süper İyi Günler bir oyunun ötesinde. Oyunun yorumlanma biçimi ve teknolojik unsurlarla bezenmiş sahne düzeni, SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlar ve 80 metrekare LED ekranlarla Türk tiyatro tarihinde bir ilk gerçekleşiyor. Nedim Saban’ın özenli rejisiyle, Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve Celile Toyon‘u izlemek, süper iyi bir gün geçirmekle eşdeğer. Özellikle Emir Özden, inandırıcılıkta sınırları zorlayan oyunculuğuyla izleyenlere şapka çıkartıyor. Süper İyi Günler, sizlere süper iyi bir oyun deneyimi vadediyor. O zaman listenize almayı unutmayın.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Meçhul Paşa, Tiyatroadam
Tiyatroadam, yine yapıyor yapacağını ve bizi iyi bir oyun izleme keyfinden mahrum bırakmıyor. Aziz Nesin, Sabahttin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Marko Paşa dergisinin nasıl doğduğunu, türlü türlü badireler atlatarak nasıl ayakta kalmayı başardığını ve derginin kapatılmasına geçen süre boyunca üç şair-yazarın yılmadan insan üstü çabalarla doğru haber ulaştırmak için nasıl çaba verdiğini tiyatro sahnesinden öğreniyoruz. Ahmet Sami Özbudak, 77 sayılık gazetenin perde arkasını usta kalemiyle anlatıyor ve yönetmen koltuğuna Emrah Eren oturuyor. Erdem Akakçe, Fatih Koyunoğlu ve Bülent Çolak bize mürekkep kokuları ve daktilo sesleri arasında bir oyun seyri yaşatıyor. Dekor ve aksesuarlar, hikayenin ve gerçeklerin altını çiziyor. Her sezon olduğu gibi bu sezon da Tiyatroadam oyunlarını izlememek olmaz, Meçhul Paşa’yı kaçırmak hiç olmaz.

Tırnak İçinde Hizmetçiler, Tiyatro Hemhal 
Bu sezon sahnelere merhaba diyen Tiyatro Hemhal, yeni oyunu Tırnak İçinde Hizmetçiler’le adınından söz ettirmeye kararlı. Hizmetçiler oyunundan hareketle metni yazan Hakan Emre Ünal, bu işi biliyor dedirtiyor. Tıpkı Trom’da, Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’te olduğu gibi, burada da metni nasıl ele alacağı, oyunu nasıl kurgulayacağını ve izleyenlere nasıl tadı damağında kalan bir oyun seyri bırakacağını gayet iyi biliyor. Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’ü, düşmeyen enerjilerini, bozulmayan uyumunu izlemek, seyirci olarak inanılmaz keyifli, diğer taraftan alkışlarımız bu keyfimizi anlatmaya yeter mi emin değiliz. sezonun en iyi işleri arasında yerini alan bu oyunu listenize almanız ve benim gibi daha salondan ayrılmadan tekrar seyretme planları yapmanız şiddetle tavsiye olunur.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Yüzleşme, Duru Tiyatro
Duru Tiyatro, sahnelerde modern bir Suç ve Ceza hikayesiyle yerini alıyor. Ortada, sapkın cinayete kurban giden bir çocuk, ahlaksız bir katil, insan hayatını hiçe sayan bir yayıncı ve bu yenidünya düzeninde kendi adaletini arayan bir baba var. Graham Farrow’un bu sarsıcı eserindeki babanın isyanı, Emre Kınay’ın etkileyici ve gözlerimizin dolmasına neden olan oyunculuğuyla yerini buluyor. Esra Kızıldoğan ise para kazanmak ve meşhur olmak için her yolun mübah olduğuna inanan yenidünyanın temsilciliğini üstleniyor. Emre Kınay, yönetmen şapkasını da takarak, çevremizde duyduğumuz, gördüğümüz ve dinlediğimiz acı hikayeyle bizi bir kez daha sarsıyor. Biraz sert bir oyun olduğu uyarısını yapalım ancak listenize almanız şeklindeki önerimizi de mutlaka belirtelim.

Sonlarına yaklaştığımız Mart ayı da dolu dolu geçiyor ve listemdeki oyunlar tamamlanıyor. Gelecek ay görüşmek dileğiyle!
Yorum Yap

17 Mart 2019 Pazar

Red Speedo: Olaylar Bir Havuzda Geçiyor

Kim demiş, oyunlar sadece tiyatro sahnesinde oynanır diye. Her yer sahne olabilir, bir ev, bir park ve hatta bir havuz bile! Two Two Production, bu sezon işte bizi böyle şaşırtıyor ve Red Speedo'yla etkileyici bir hikayeyi, kalıpların dışına çıkartıyor.  Kahramanımız bir yüzücü ve olimpiyat seçmelerine hazırlandığı yer havuz olunca, ortaya da sahnede sınır tanımayan eşsiz bir oyun çıkıyor.

Two Two Production, ne yapsa izler, ne sahnelese alkışlarız. Bu kez, Red Speedo ile beğenimiz de takdirimiz de bir seviye atlıyor. Nedeni ise, Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak’ın güçlü işbirliğiyle, Lucas Hnath'ın çarpıcı oyununun bir sahnede değil havuzda tiyatroseverlere sunulması. Ray, olimpiyat seçmelerine hazırlanan, yüzmekten başka bir şey bilmeyen ve artık başarmak isteyen bir yüzücü. Antrenörü ve abisi arasında sıkışıp kalan Ray, olimpiyatlara gitmeye hak kazanıp Speedo firmasının kendisine sponsor olması hayaline ulaşmaya çalışıyor. Hayaller Speedo ve olimpiyatlar, gerçekler ise geçmek zorunda olduğu seçmeler, kız arkadaşıyla münasebeti ve doping ilaçları olunca, ortaya kıyasıya gerçekleşen yarış şiddetinde bir oyun çıkıyor. Peki, sonunda Ray amacına ulaşacak mı, Speedo’nun yüzü olacak mı, beş parasız bir halden havuz dolusu paralar içinde yüzebilecek mi, antrenörü ve abisi bu işten kazançlı çıkacak mı? Cevapları almak için oyunu benim gibi nefes almadan izlemek ve olanlara bizzat şahit olmanız gerekiyor.
Yaklaşık iki saat süren oyun boyunca, hepimizin kendimize sorduğu en önemli soru “kazanmak için ne kadar ileri gidersin?” oldu. Hırs, zafer, hile, yalan bir yanda; aile, değerler, vicdan, dürüstlük ise diğer yanda olunca, tıpkı Ray ile abisinin havuzda boğuşması gibi bu kavramlar kafamın içinde debelenip durdu. Kazanmak için her yol mübah diye düşünenler, bir işi, çıkarlarına göre yerine getirenler, aile gibi en önemli varlığı para ve hırs için heba edenler, emeğin değil de hilenin daha çok geçerli olduğuna inananlar…. İşte tüm bu insanlar bir oyunda toplanmış da, hayat yarışında galip gelme çabası içindeymiş gibiydi. Doğruluk ve vicdan en büyük pusulamız olursa, sırtımız zaten yere gelmez ki! Ah bir bilsek, bir anlasak… 
Red Speedo’yu merak etmemizde ve beğenmemizde başrol takdir edersiniz ki sahnesi. Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak, oyunu bildiğimiz sahne kalıplarının dışına çıkartıyor. Madem ortada bir yüzücü ve yüzme yarışması varsa, o zaman sahne de, havuz olmalı diyor. Pera Palas’ın havuzu, oyunun sahnesine dönüşüyor ve her şey bu havuzda yaşanıyor. Hikaye, belki bir tiyatro sahnesinde olsaydı, bu kadar etkilenmemiz ve mücadeleye inanmamız böylesine mümkün olmazdı. Özellikle de, kıyasıya geçen seçme yarışmasındaki heyecanı, biz de iliklerimize kadar başka türlü hissedemezdik. Ne diyeyim, önce fikirlerine, sonra emeklerine sağlık! 
Tuğçe Tanış, Erdem Kaynarca, Erol Babaoğlu ve Fehmi Karaarslan, oyunun heyecanını ve sürükleyiciliğini ikiye katlıyor. Erdem Kaynarca, böyle bir role layık olmak için oyun öncesi üç ay sadece yüzmüş ve burada da, hırsları ve zaaflarıyla yarışan Ray olmanın hakkını veriyor. Erol Babaoğlu, hırslı bir abi ve paragöz bir avukat rolünde fazlasıyla inandırıcı ve başarılı. İkisinin havuzun içinde ki hesaplaşması oyunun en can alıcı an'ı olmuş. (Onlardan ziyade ben, nefesimi tuttuğum için az kalsın boğuluyordum :). Gördüğünüz gibi, yönetmen koltuğunda oturan Ahmet Sami Özbudak, yine ince eleyip sık dokuduğu bir rejiyle bizi buluşturmayı başarmış.

Sezonun farklı ve kaliteli işler hanesine adını büyük harflarle yazdıran Two Two Production ve Red Speedo, sizi hırsın ve zaafların birinci gelmek üzere bir havuzda yarıştığı ve uyumlu bir ekiple emeğin galip geldiği bu oyuna davet ediyor. Böyle bir davete kayıtsız kalmak olmaz. Şimdiden iyi seyirler…



***Fotoğraflar: Two Two Production ve tiyatrolar.com.tr 

Yorum Yap

14 Mart 2019 Perşembe

Süper İyi Günler: Tiyatrokare’den Sezon Temennisi

Tiyatrokare, Süper İyi Günler ile sahnelere sadece bir oyun ve kaliteli oyuncular kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda türünün tek örneği olan müthiş bir ışık-dekor düzeni, Asperger sendromuyla ilgili farkındalık ve bu sendroma sahip bir dost da kazandırıyor.

Tiyatrokare’nin sahnelere süper sürprizi ve Nedim Saban’ın iki yıllık emeğinin sonucu Süper İyi Günler’i sadece bir oyun olarak nitelendirmek yetersiz kalır. Süper İyi Günler’i, oyunun da ötesinde, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan, belki de birçoğumuzun adını bile duymadığı Asperger sendromunu masaya yatıran ve bir çocuğun dünyasının zenginliğini gözler önüne seren harika bir proje olarak tanımlayabiliriz.
Öncelikle oyunla ilgili kısa bir bilgi vermek gerekirse, Mark Haddon’un kült romanı The Curious Incident of the Dog in the Night-time, Simon Stephans tarafından sahneye uyarlanıyor. Kitap altı milyon okuyucuyla buluşuyor ve on yedi farklı ödüle layık görülüyor. Süper İyi Günler, Londra West End ve New York Broadway gibi büyük sahnelerde milyonlarca izleyiciyle buluşuyor ve en prestijli ödülleri de kulisine götürüyor. New York’tan Hong Kong’a kadar dünyanın dört bir tarafındaki sanatseverlerle eş zamanlı olarak ülkemizde de seyircilerin beğenisine sunuluyor.

Süper İyi Günler oyununda ilk olarak Christpher Boone’la tanıştığımıza memnun oluyoruz. Dünyadaki tüm başkentleri ve 7507’ye kadar tüm asal sayıları ezbere bilen, kırmızı araba görmenin süper uğur getirdiğine inanan ve bir gün astronot olma hayaliyle yaşayan kahramanımız, komşusunun köpeğinin öldürülüşüne tanık oluyor. Sonra da çok sevdiği Sherlock Holmes’tan ilham alarak bu cinayeti çözmeye çalışıyor. Oyun ilerledikçe bizler de anne ve babasıyla, öğretmeniyle, komşularıyla tanışıyor ve Chris’in iç dünyasına doğru yolculuğa başlıyoruz. Chris’in “asal olarak” başlayan açıklamalarını, çevresindeki insanların tepkisini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Sonunda mutlu bir sona ulaşsak da, boğazımızda bir düğüm ve bu dahi çocuğu bağrımıza basma isteğiyle salondan ayrılıyoruz. 
Oyun, otizmli bir çocuğun ölen köpekle ilişkisini merkeze alıyor, sonra da elimizden turarak, ailelerinin yaşadığı sıkıntıların farkına varalım, bu insanların yerine kendimizi koyarak bir nebze de olsa anlayış gösterelim ve onları toplumdan dışlamak yerine aramıza almak konusunda da bilinçlenelim diyor. Nedim Saban’ın böyle büyük bir projeye imza atmasındaki asıl nedeni bize de sorgulatıyor: “Neden bizim de Asperger sendromlu bir arkadaşımız olmasın ki?” Christopher Boone gibi dostlarımız olursa, asıl o zaman siz görün hayatımızın zenginliğini!

Oyunun yorumlanma biçimi ve teknolojik unsurlarla bezenmiş sahne düzeni, hikayeden belki daha fazla kalbimizi kazanıyor. Tiyatro Kare, SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlar ve 80 metrekare LED ekranlarla Türk tiyatro tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor. Tufan Dağtekin’in müthiş görsel tasarımlarıyla sahneyi çepeçevre saran teknolojik unsurlar, kahramanımızın bulunduğu ortam kadar iç dünyasını da yansıtıyor. Oyunun daha ilk dakikasında, uzay aracına binmiş gibi Chris’in renkli ve bizden çok farklı yaşamına doğru yol alıyoruz. Hikayeyi ve böylesine bir sosyal sorumluluğu bir yana bırakın, sırf bu sahne düzenini görmek ve çevremizi saran ışıklar altında bambaşka bir düzlemde oyun izlemiş hissini yaşamak için bu oyun alkışlanır; beraberinde dekor ve ışık tasarımını üstlenen Kerem Çetinel de. 
Nedim Saban’ın özenli rejisiyle, Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve Celile Toyon‘u izlemek, süper iyi bir gün geçirmekle eşdeğer. Özellikle Emir Özden, inandırıcılıkta sınırları zorlayan oyunculuğuyla izleyenlere şapka çıkartıyor. Dansçılar İbrahim Can Sayan, Şebnem Şeviktürk, Onur Kırat, Uğur Can Arıkan, Cem Arslan, Sevcan Aydın ve Beste Koçak da, oyunun dengesindeki mihenk taşları. Kimi zaman sahnenin arkasında, kimi zaman da en ön saflarda hikayeyi tamamlıyorlar. Sahnede izlemeye doyamayacağım Celile Toyon’un önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor ve böyle komşulardan her mahalleye en az üç tane gerek diyoruz.

Son olarak da en büyük alkışımız tabi ki Nedim Saban’a ve onun emeğine! En hassas olduğum konu oyunun çevirisiydi, temiz bir Türkçe ve nakış gibi işlediği çeviri ustalığı, oyunu anlaşılır ve samimi kılmış. Yönetmen koltuğuna da oturarak iyi ki böyle bir projeyi gerçekleştirmiş, iyi ki biz seyircileri böyle bir tiyatro keyfinden mahrum bırakmamış.

Süper İyi Günler, sizlere süper iyi bir oyun deneyimi vadediyor. Sürükleyici bir hikaye, sizi alıp götüren oyuncular, sahne düzenini bambaşka boyuta taşıyan tasarım ve yoğun çalışmanın tek bir oyunda toplandığı bu proje, “şahsen çok beğendim, bence sen de izlemelisin”lerimden bir oldu. Oyunu seyrettikten sonra en az böyle bir emeği gerçekleştirenler kadar destekçileri Ford, Michelin ve Beko’ya da Tiyatrokare gibi teşekkür edeceksiniz. O zaman şimdiden süper iyi günler ve süper iyi seyirler!

***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu’na özel teşekkürlerimle…
Yorum Yap