daimatiyatro@gmail.com

20 Şubat 2017 Pazartesi

Dünyaya Gözlerimden Bak: Tiyatro D22 ile Bambaşka Bir Tiyatro Deneyimi

Tiyatro D22, bizi iyi oyunlarından mahrum bırakmadığı gibi bu sezon da çok farklı bir tiyatro deneyimine davet ediyor. Dünyaya Gözlerimden Bak, üç odada üç farklı oyunun sahnelendiği, seyircilerin gergin ama keyifle izlediği, Berkay Ateş, Emir Çubukçu ve Can Kulan’ın oyunculuklarıyla savaşın travmasını bizlere de yaşattığı etkileyici bir oyun olmuş.

Tiyatro D22, yine çok konuşacağımız, 'mutlaka izlemelisin' diye tavsiye edeceğimiz bir oyunla sahnede. Dünyaya Gözlerimden Bak, çağdaş Alman tiyatrosunun önde gelen tiyatro oyun yazarı, tarihçi, dramaturg Lothar Kisttstein‘in savaşı ve acı sonuçlarını anlattığı oyunu. Tiyatro Fringe Ensemble‘ın uluslararası ortaklığıyla hazırlanmış ve finansal olarak Kunststiftung Nrw tarafından desteklenmiş. Dünyaya Gözlerimden BakFrank Heuel tarafından yönetiliyor. Kendisi ülkemizde bu oyunu sahnelemeyi planlarken sadece bir monoloğu hazırmış. Daha sonra Tiyatro D22 için diğer iki oyun da yazılmış. Attila Geridönmez ve Aydan Balkır Golüoğlu tarafından temiz ve yalın bir Türkçeyle çevrilmiş (bu konuda hassasımdır) ve artık seyirciyle buluşmaya hazır hale getirilmiş.

Oyunda üç asker var ve her biri seyirciyle başbaşa kaldığı anda hikayesini, iç hesaplaşmalarını, çektikleri vicdan azabını ve kimseye anlatamadıklarını izleyenlere aktarıyor. İnsansız hava aracı pilotu, emekli ve artık yatalak bir asker ve sınırı korumakla görevli başka bir asker, bize savaşı ve nelere sebep olduklarını anlatıyor. Oyunda özellikle belirtilen bir ülke veya bölge yok. Savaş, dünyanın herhangi bir yerinde. Savaşın iğrençliğni, vahşetini ve ardında tedavi edilemez travmalar bıraktığını ve en önemlisi de ne kadar evrensel olduğunun altını çiziyor. Yanıbaşımızdaki savaşları görünce kendimizle özdeşleşmek ve savaşın kurbanlarını hatırlamak içimi çok acıttı. Nedensiz ve nereye gideceğini bilmediğimiz savaşların bedelini çocuklar, anneler, babalar, abiler, kardeşler, kısaca hepimiz ödüyoruz. Sadece bir avuç toprak veya doğal zenginlik uğruna geleceğimiz, hayatımız çalınıyor. Sonunda kimin eline ne geçiyor da, hala savaşıyoruz anlamıyoruz. Oyundan ayrılırken tek bir duygu kalıyor geriye: nefret! Savaşa, savaşı çıkartanlara, savaşı destekleyenlere, üzerimize bomba yağdıranlara duyulan nefret!

Berkay Ateş, Can Kulan ve Emir Çubukçu'nun oyunculukları öyle sahiciydi ki, sayelerinde hepimiz travmatik bir izleyci olduk. Savaş pilotunu, sınırı koruyan askeri ve emekli askeri karşımızda görmekle birlikte hepsinin arızalarını da içimizde hissettik. Can Kulan’la sanki hava aracını birlikte kullanıp güzelim topraklara bomba yağdırdık, Berkay Ateş’le birlikte o köpeklerin ayaklarımıza dolandığını sandık ve en çok da Emir Kulan’la sıcaktan yapış yapış olup onun yerine de dizlerimizi kaşımak istedik. İlk defa oyuncularla bu kadar yakındık. Onlarla göz teması kurmak, tepkilerine ve sorularına karşılık vermek, oyuna katılma konusunda davetlerini geri çevirmemek ve benim gibi şanslıysanız onlara sarılmak çok çok güzel bir duyguydu. Birinci grup olarak önce pilotla oyuna ısındım, sonra sınırı koruyanla tırmanmaya başladım ve en sonunda yatalak askerle oyunu dorukta bıraktım. Biraz sersemlemiş, olduka gerilmiş ama iyi oyuncular izlemenin keyfini yaşamış bir şekilde köşkten ayrıldım.


Oyunu farklı kılan ise konusundan da öte, sahneleme biçimi. Oyun Hasanpaşa’da bir köşkte, ikisi yukarıda biri aşağıda olmak üzere üç ayrı odada sahneleniyor. Grubun tamamlanmasını başka bir odada beklerken köşkün havasını da yavaş yavaş soluyoruz. Sonra merdivenleri tek tek çıkarak ilk oyunun kapısını çalıyoruz. Her oyun öncesi ev sahibinin kim olacağını ve kısa hikayesini dinliyoruz. Hazırlıklıyız derken odalara gelince merakımız yerini şaşkınlığa bırakıyor. Birinde gözlerimizi bağlıyoruz, diğer odada da kendimizi sandalyeye! Son olarak, fazla aydınlık hastane odası görünümlü mekandan biraz ıslak ve nemli bir şekilde ayrılıyoruz. Gerilim, pilotla tanışırken başlıyor, her hikayeyle birlikte içimizdeki ipler kopma noktasına geliyor. Yanlış anlaşılmasın, gerilim var diye oyuna gelmekten çekinmeyin aksine koşarak gelin çünkü bu gerilim güzel gelecek. Nasıl'ını oyunu izleyince görecek ve bana hak vereceksiniz. Sonra da, oyunu bir köşkte sahnelenmesine karar veren ve bu kararı uygulayan başta Frank Heuel olmak üzere emeği geçen herkesi en az oyuncular kadar alkışlayacaksınız. Köşke hayranlığınız da yanınıza kar kalacak.

Dünyaya Gözlerimden Bak, bu sezon Tiyatro D22'nin yeni alamet-i farikası. Bambaşka bir izleyici deneyimi yaşayacağınız, etkisinden kurtulamayacağınız ve savaşa düşmanlığınızı katlayacağınız harika bir oyun. Bu kadar şey üstüne artık en kısa zamanda "gergin bir izleyici" olmak gerek, değil mi? Şimdiden iyi seyirler...



***Fotoğraflar ve kaynak: Tiyatro D22 ve artfulliving.com.tr 
Yorum Yap

Kaplan Sarılması: İzleyin, İzlettirin!

Bu sezon birbirinden güzel oyunlar seyreden ve keyiften dört köşe olan ben, belki “en iyiler listesi"ni yaparken zorlanabilirim. Ancak ilk üçü belirlerken Kaplan Sarılması’nı hiç tereddüt etmeden ve anında en tepelere yazabilirim. Elbette yanına da, Kemal Hamamcıoğlu’nun kalemini, Bahar Kerimoğlu’nun yönetmenliğini, Şebnem Bozoklu’nun muhteşem performansını ve Kerem Fırtına’nın kulaklarımızdan gitmeyecek sesini de mutlaka eklerim.

Sezonun en yenilerinden Kaplan Sarılması sahnelere hoş geldi, ne iyi etti de geldi dediğimiz oyunlardan. Önce Kemal Hamamcıoğlu kalemini konuşturmuş. Daha doğrusu, iyi oyun yazma konusundaki geleneğini aynen devam ettirmiş. Oyunun merkezine ismini değil, sevgiye hasretini bildiğimiz bir karakteri koymuş. Dış sesle bu karakteri yönlendirmiş ve en sonunda bizi de ve söz konusu karakteri de bitirmiş (iyi anlamda tabi ki!).


Kaplan Sarılması, bir kadının dört duvardan ve ortada beyaz bir yataktan ibaret odaya girmesiyle başlıyor. Buraya gelme amacı, ideal aşkı bulmak, daha doğrusu kendi kriterleri doğrultusunda yaratabileceği bir figürle aşkı yaşamak. Yavaş yavaş sayıyor istediklerini, gözünü, saçını, hatta kokusunu bile belirliyor. Ne isterse kodlanıyor, dilekleri bir emir olarak kaydediliyor ve müşteri memnuniyeti garanti altına alınıyor. İsminin Kaan (arada 'ğ' yok) olduğunu öğrendiğimiz dış sesi de yavaş yavaş tanımaya ve gözümüzde canlandırmaya başlıyoruz. Bu isteklerin sonunun nereye varacağını, karakterin oyun biterken mutlu sona ulaşıp ulaşmadığını söylemek olmaz ama bizi de, o kadını da başka bir yerlere sürüklediği kesin. Oyun, gerçeğin karşısına sahteliği, samimiyetin karşısına yapaylığı koymuş. Nedir şu sevgi konusunda bir türlü anlaşamayışımız? Her şey bu kadar sahte olmak ve bize acı çektirmek zorunda mı? Artık o kadar sıkıldık ki, gerçekmiş gibi yapıp bizi sırtımızdan vuran ilişkilerden, avuntumuzu yapay olanda aramaya çalışıyoruz. Her şeyi tek taraflı yaşamaktan o kadar bıkmışız ki, hayal kırıklığına uğramamak için artık başlamaya bile korkar olmuşuz. Bu kadar mı zor sevmek, bu kadar mı zor sevgiyi göstermek; oyuna adını verdiği şekilde kaplan gibi sarılmak? Boşuna dememişler sevgi emekti, aşk emekti diye ama artık emek vereni bulabilene aşk olsun. Zaten olacaksa da aşk, böyle olsun :)


Bu hislerle oyundan ayrılırken Kemal Hamamcıoğlu’nun kalemine yine hayran kaldım. Sahnedeki kadının seçimlerini, dileklerini, travmalarını özetleyen her söz, ne kadar da dolu; izlerken ağırlığı altında ezilecekmişiz gibi. Bir o kadar da yalın ve basit anlatmış. (Misal: Birinin gitmesi değil, kimsesin gelmemesi yoruyor.) Her iki karakteri de renkli, eğlenceli ama gizemli yaratmış, biz hem gülelim hem de düşünelim diye. Oyunun yönetmeni Bahar Kerimoğlu da oyunu olabilecek en ideal bir rejiyle sahneye taşımış. Oyunda göze batan veya abartıya kaçan hiçbir yer yok, her şey işte tam da bu dedirtiyor.

Şebnem Bozoklu ve Kerem Fırtına bir araya gelirse, sahnede harikalar yarattığını bilmem ayrıca söylememe gerek var mı? Şebnem Bozoklu’yu açıkçası ilk defa sahnede izledim ve asıl oyunculuğunu sahnede konuşturduğunu gördüm. Resmen oyunculukta enginlere sığmamış, taşmış! Keşke oyun en az iki perde daha olsa, karşılıklı çikolata yesek, erkeklerden dedikodu yapsak, aşk acılarımızı birbirimize sarılarak dindirsek diye içimden geçmedi değil. Kerem Fırtına sahnede fiziken değil sesiyle var olan ve soyadı gibi gerçekten sesiyle fırtınalar estiren Kaan Bey’di. Oyunculuğunun bambaşka boyutunu görmek, sesiyle karakterin sevincine, sinirine, telaşına ortak olmak çok güzeldi.


Oyunun en etkileyici yanlarından biri sahne düzeni. Sadece bir yatak ve tepesinde ayna olduğunu düşünürken oyunun başlamasıyla birlikte kendimizi kozmik ve uzay mekiği gibi teknolojinin nimetleriyle donatılmış bir odada bulduk. Ekrana yansıyan dijital görüntüler, hızla kayan kodlamalar, duvardaki resimler, şekil ve animasyonlar ve bizi içine çeken efektlerle hepimiz ayrı bir boyuta taşınmış gibiydik. Oyunun en ilginç tarafı ise bir kokuya sahip olmasıydı. Evet, bu oyunda koku var, çikolata tadında olduğu gibi çikolata kokulu bir oyun bu! Psikolojik sandım, bana öyle geldi diye düşündüm ama oyundan çıkarken izleyicilerin birçoğu aynı yorumu birbirleriyle paylaşıyordu. Oyunu sevmemin başka bir nedeni de böylece itiraf etmiş oldum. (Oyunla ilgili ipucu vermek istemezdim ama bunu söylemem lazımdı.) Bu durumda, dekor, ışık ve müzik tasarımında Muhtar Pahtabanoğlu, Ayşe Ayter ve Alican Okan’ı alkışlıyoruz, değil mi?

Kısaca Kaplan Sarılması, "yine izleyeceğim, en az beş kez izleyeceğim, keşke en az üç perde daha olsa, Şebnem Bozoklu ve Kerem Fırtına hep sahnede olsa, Kemal Hamamcıoğlu yeni bir oyun yazsa ve bu iki oyuncuyu yeniden buluştursa" şeklinde yorumlarınızın yanında ölçüsüz övgülerde bulunacağınız bir oyun. İstanbul'un son dönemde en beğendiğim sahnesi Toy İstanbul’da izleyin, izleyin, izleyin! Öncesinde minik bir öneri: yanınızda bir parça çikolata olsun, oyun sonunda benim gibi krize girebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler!



***Fotoğraflar: Toy İstanbul
Yorum Yap

7 Şubat 2017 Salı

Biraz Sen Biraz Ben: Yaşasın Kadın Dayanışması!

Sezonun en heyecanla beklediğim oyunu Biraz Sen Biraz Ben, 'kadının kadından başka dostu yoktur' sözünün sahnede vuku bulmuş hali. Çiyil Kurtuluş’un hikayesi ve metni, Ebru Nihan Celkan’ın yönetmenliğinde buluşmuş; Nuri Harun Ateş, Ayça Damgacı ve Yeliz Demir’le de ortaya keyifli bir oyun çıkmış.

Biraz Sen Biraz Ben, sezonun bir diğer kadınca oyunlarınlarından biri. Kadının gücünü ve dayanışmasını gördüğümüz sürükleyici bir hikayeye dayanıyor. Trans kadın Buse, bir akşam kayalıklarda 40’ına gelmiş Handan’la tanışıyor. Biri iş üstünde, biri de intiharın eşiğinde! Sonra ne olacak diye bekliyoruz ve bir bakıyoruz ki, bu iki ayrı dünyanın insanı arkadaş olmuş. Birden değil ama oyun ilerledikçe hikayeler paylaşılıyor, kapalı hiçbir kutu kalmıyor. İkisinin hikayesi aslında çok tanıdık, illa ki, etrafımızda Buse’ler, Handan’lar vardır. Belki bizlerden de benzer hikayeler geçmiştir. Kesinlikle hepimizin ortak noktası da yalnızlık olmuştur. Bazen hiç tanımadığınız birine her şeyi anlatmak istersiniz ya, bunlar da aynen böyle yapıyor. Birbirlerine dayanıyor, çıkış yolunu birlikte buluyor ve sonuçta problemler de ortadan kalkıyor. Tek başına aşılamayan engeller, ortak akılla ve el ele pekala çözülüyor. Tabi arada çatıştıkları, uzlaşamadıkları yerler olmuyor değil ama olsun sonuçta dostluğun temelleri atıldı bir kere! Gerisi gelecektir ve bu dostluk hem bizi hem onları mutlu bir sona götürecektir.


Oyun, yalnızlıkla başlıyor, sonunda dostluk kazanıyor. Bize kadını, erkeklerin çıkara dayalı dünyasını ve bu dünya karşısında kadının azıcık da olsa sevilmek uğruna nelere katlandığını anlatıyor. Bunun yanında kadının aslında bir erkeğe değil kendine güven duyması gerektiğini da fazlasıyla vurguluyor. Kadın istemeye görsün, gücü nelere yeter! Hiçbirşeyin göründüğü gibi olmadığını, herkesi yargılamadan önce bir kez daha düşünmemiz gerektiğini de belirtmeden edemiyor. En önemli sorusu da sonlarda geliyor: umut, olmadan yaşanır mı, ayol?



Çiyil Kurtuluş, ilk oyun yazarlığı denemesinden alnının akıyla çıkmış. Başından beri oyunun her aşamasına tanık olmuş ve daha ilk sahneyi okurken ortaya iyi bir metin çıkacağını tahmin etmiştim. Kendisiyle Ebru Nihan Celkan tarafından verilen oyun yazarlığı atölyesinde birlikteydik. Her hafta Buse ve Handan’ı büyük bir merakla bekledik. Üstüne yorumlar ekledik, biraz tartıştık, hikayeyi geliştirme gayretine ortak olmaya çalıştık. Oyunun ilk okumalarına bir şekilde dahil oldum ve sevgili arkadaşımın tüm çalışmasını karşımda kanlı canlı görmek beni inanılmaz heyecanlandırdı. Daha nice oyunlarını izlemeyi diledim. Oyunun, ortaya çıkmasına en az yazar kadar emek veren Ebru Nihan Celkan da yönetmenliğini de üstlenerek keyifle izlememizi sağlamış. Sayesinde tüm oyun, olması gerektiği çizgide sakince ilerliyor.


Oyunun en keyifli kısmı ise oyunculara ve özellikle de Nuri Harun Ateş’e ait. Buse karakterine o kadar güzel sahiplenmiş ki, yaptığı veya söylediği hiçbir şey eğreti durmuyor. Oyun bittiğinde bile keşke sahnede biraz daha kalsa da, ben de ona dertlerimi anlatsam dedim. Malum, böyle iyi bir dinleyiciyi bir daha nerde bulurum? Oyunun sonlarına doğru sahneye gelen Melek rolündeki Yeliz Demir ise az ve öz oyunculuğun nasıl olacağının en güzel örneği. Kısa bir süre sahnedeydi belki ama şöyle bir vurdu gitti, şaşırtarak. Handan rolündeki Ayça Damgacı’nın oyuna girmesi biraz gecikti. Bizim de oyuna dahil olmamız biraz sekteye uğradı. Bunu, oyunun çok yeni olmasına veriyorum. Zamanla ve oyun oturdukça, bu durumun da düzeleceğinden eminim.

Oyun, üç ayrı mekanda geçiyor ve sahne de üçe bölünerek o mekanın ana unsurlarıyla aynı sahne üzerinde yansıtılıyor. Dekor, gayet başarılı, Buse’nin koltuğu ve dağınık komodini ise en göze çarpanı. Kostümler de, karakterler kadar renkli ve canlı ya da en az onlar kadar soluk ve donuk (bakınız: Buse ve Handan). Yani, giyilen her kıyafet, takılan her aksesuar, karakteri tamamlıyor. Serkan Kavurt ve Çağla Yıldırım'ın emeği de alkışlanmalı bu durumda.

Özetle, Biraz Sen Biraz Ben, kadınların dünyasına açılan ve size yeni bakış açısı kazandıran bir oyun. 'Ben keyifle bir oyun izledim, siz de izleyin' demek için BuluTiyatro ve Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun bu ortak yapımını, listenize alın bence. İyi seyirler, Buse’ye selamlar olsun!



***Fotoğraflar: Kadıköy Emek Tiyatrosu
Yorum Yap

6 Şubat 2017 Pazartesi

Ev’vel Zaman: Bir Kentsel Dönüşüm Hikayesi

İyi oyunlar listeme her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Liste uzaya dursun, “bağzı” iyi oyunlar, misal: Gülce Uğurlu’nun yazıp yönettiği Ev’vel Zaman ise bu listede zirveyi zorluyor, sadece konusuyla değil üç başarılı oyuncusu Funda Eryiğit, Esme Madra ve Bedir Bedir’le de…

Prömiyerini 20. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan Ev’vel Zaman’ın gündemini hepimiz için bir kabus haline gelen kentsel dönüşüm oluşturuyor. İlkin ve Veda bu kavramla anneannelerinden kalan evde tanışıyor. Tanıştıran ise eskinin mahalle arkadaşı, şimdinin müteahhiti Erdem. Bu ani tanışma haliyle iki kız kardeşi pek memnun etmiyor. Önce nedenini anlamaya çalışıyorlar, sonra prosedürleri ve sonra da dönüşüm bittiğinde karşılarına çıkacak hayatlarını. Ayrıca yıkımın ve kentsel dönüşümün zorunlu ve hayati olması da tanışmanın tuzu biberi oluyor. Tanışma faslı bittikten sonra da işin en sinir bozucu kısmı başlıyor yani bir türlü dönüşememe süreci. Apartman toplantıları, muhalefet olup kan çıkarmaya hazır komşular, belediye-tapu dairesindeki pafta, sağdan-soldan çekme payları ve içinde at koşturduğumuz evlerin birden, en fazla iki kedi yavrusunu alabilecek kulübelere dönüşme anları…


Oyun tüm süreci anlatırken aslında bize kentsel dönüşümün travmasını da çiziyor. Daha sağlam ve temiz binaların olmasını kim istemez ama maalesef bunu öyle bir hale getiriyorlar ki, kazılan temellerden daha derin yaraları içimizde açtıklarının farkında değiller. Sadece bir apartman yıkılmıyor, içindeki anılarımız, geçmişimiz, bağlarımız da onunla birlikte yıkılıyor. Aynı sokak üzerindeki binalar, balkonsuz ve sevimsiz evlere tek tek dönüşürken ortaya çıkan manzara, mahalle kültürünü, bir kulaç dahi atmadığımız yüzme havuzlu sitelere bırakıyor; yalnızlığımızı içeride daha da büyüterek. Kazulet rezidanslar gibi birbirimizden daha çok uzaklaştığımız ruhsuz insanlara dönüşüyoruz. İşte biz buna “kentsel dönüşüm” diyoruz.


Ev’vel Zaman, tüm bunları bize tek çizgi üzerinde ilerleyen bir oyun formatında değil, İlkin, Veda ve Erdem’in hayatlarından kesitlerle, yalnız ve karşılıklı diyaloglarla bölüm bölüm anlatıyor. İki kardeşin çatışmasında buluyoruz kendimizi ya da onların rüyalarında. Anılarla veda edemeyişleri de oluyor, çocuklukları bir film şeridi gibi geçtiği zamanlar da. Merkezde kentsel dönüşüm var ama çevresinde İlkin ve Veda’nın kendi hayatlarındaki sorunları, travmaları ve kararları da oyunda önemli bir yere sahip. Kesitler tüm oyuna dengeli bir biçimde yerleştirilmiş, ne geçmiş zamana takılıp kalınıyor ne de şimdiki zamanın üstünden şöylesine geçiliyor. Onun yerine Gülce Uğurlu’nun önce kalemini sonra da başarısını bize anlatıyor. Belirli noktalara, o kadar iyi değinmiş ki, bir kentsel dönüşüm mağduru olarak, yaşadıklarımın aynısını hatta bazı yerlerde direkt kendimi sahnede gördüm, söz konusu komşular da dahil! Yönetmenlikteki başarısı, olayları kesitler halinde ilerletmesi kadar oyunun alamet-i farikası dekorunu oyuna kalıp gibi yerleştirmesinden kaynaklanıyor.


Meryem Bayram’ın tasarımını yaptığı dekor, 25 adet L şeklindeki ahşap plakalardan oluşuyor. Plakalar ilk başta, sahneye eşit aralıklarla yerleştirilmiş, yukarıdan bakınca bir bulmacayı andırıyor. Oyun başlıyor ve bir sonraki bölüme geçmeden önce bu plakalar yeni şeklini alıyor. Bize bir sonraki bölümün ipucunu veriyor ve olayların geçtiği mekanın bir maketini çiziyor. Hepsinin de oyuna hizmeti oldukça büyük. Bazen bir yelpaze gibi açılıyor, bazen altına sığınmak istediğimiz bir çatıya ve bazen de ruhumuzu kapattıkları mezarlara dönüşüyor. Tüm bu plakalar, en çarpıcı şeklini oyunun finalinde alıyor. Dekor yap-boz gibi, parçaları birleştir, bir şekil çıksın sonra boz sonra yine yap der gibi. Çoğu yerde de bir sonraki hamleyi bekleyen satranç oyununa benziyor. Böylece Gülce Uğurlu’nun, oyunu sahnelemedeki emeğini de görmüş oluyoruz. Başlı başına dekor, oyunu izlemek için ilk sebebimiz oluyor. Ancak her şey iyi güzel de, bazen o plakaların hareketlerine dalıp kendimizi en son nerede kalmıştık diye sorarken ve özellikle oyuncuların plakaları yerleştirirken tehlike teşkil edebilecek bazı hareketlerini takip edeceğiz diye oyundan biraz koparken de bulabiliyoruz.


Oyunun üç kahramanı Funda Eryiğit, Esme Madra ve Bedir Bedir, oyunculuklarıyla iyi bir iş çıkartıyor. Hiçbirinin sahnede kendini gösterme, bir adım öne çıkma gibi bir çabası yok. Abartıdan uzak, sakin bir şekilde roller ne gerektiriyorsa onu yapmışlar. Aralarındaki uyum da cabası. Bir çarkın dişlileri gibi, tıkır tıkır işliyor oyunculukları. Funda Eryiğit’i ilk defa tiyatro sahnesinde gördüm ve daha başka oyunlarda izleme umudum sürüyor. Esme Madra ve Bedir Bedir ise yine alkışlayacağım, hep sahnede olsun da hep alkışlayayım dediğim oyunculardan.

Gördüğünüz gibi Ev’vel Zaman birçok açıdan izlenilesi bir oyun. Her pazartesi Taşra Kabare’de alkışlarınızı bekliyor. Söylemeden olmaz, oyun Taşra Kabare’ye çok yakışmış. (Zaten Taşra Kabare’ye her performans çok yakışıyor) Mekan da güzel olunca keyfiniz de tam olacak demektir. O zaman sözü fazla uzatmayalım, şimdiden sizlere ‘iyi seyirler’ diyelim.


***Fotoğraflar: Gülce Uğurlu
Yorum Yap

Mahallenin Gençleri Bi' Harika Dostum, İki Efendinin Uşağı Alaturka da!

Şu dünyaya bir defa geliyoruz. Zamanımızı üzülmek ya da kahrolmak yerine tiyatroya giderek ve özellikle de Mahallenin Gençleri ile tanışıp İki Efendinin Uşağı Alaturka’yı izleyerek harcamalıyız.

Bu sezon, gençlerin heyecanına ortak olma, onların tiyatro yapma çabalarını alkışlama sezonu ilan edilmeli. Birbirinden yetenekli gençler, bir araya gelmiş, tiyatro yapmak için elele vermiş, imkansızlıklardan yılmadan sezonun en eğlenceli, sazlı-sözlü ve bol cümbüşlü oyununa imza atmış! Kendilerini Mahallenin Gençleri olarak tanıtan dünyanın en heyecanlı tiyatro ekibi şöyle söylüyor: tiyatroyu, tiyatroseverlerle ortak paydada “mahalleli” kavramı ile ifade ediyoruz. Böyle yaparak merkezine tanışıklık, beraberlik, dayanışma ve kadim bir ilişki yerleştiriyoruz.”

 
Mahallenin Gençleri’ni kısaca tanıdıktan sonra gelelim şu çok keyifli oyunlarına. İtalyan yazar Carlo Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı isimli komedyasını Kıvanç Kılınç alıyor eline, alaturka bir uyarlama yapıyor. Fazlasıyla da başarılı oluyor, zannedersiniz bu oyun yıllar önce bizim içimizden çıkmış, kendisi sandıktan çekip tozunu alarak sahneye koymuş. Yapaylığı kapının dışında bırakmış, “iyi de bu tarz şeyler bizde ne arasın?” diye soru sormamıza izin vermemiş ve hatta karakterlere Türkçe isimler koyarak oyunu, iyice bizden biri haline getirmiş. Uyarlama sonrasında ikinci büyük işi yönetmen Muhammet Uzuner devralmış ve ortaoyunu kıvamında sahneye koymuş. Seyircinin iki tarafa yerleştirildiği sahne düzeninden bahsetmiyorum sadece. Oyuncular sanki mahallede, iki direk arasında sunuyorlar rollerini. Herhangi bir dekor olmadan yan tarafta mini bir orkestrayla, oyuncuların hal ve hareketlerini, aradaki danslarını, selamlamalarını, kısaca oyunun her sahnesini gayet akıcı bir düzende sahneye taşımış. 

Yukarıda ismi geçen başarılı insanların elinden çıkan İki Efendinin Uşağı Alaturka’dan da kısaca bahsedecek olursak: iki aşığımız Dilaver ve Gülnihal’in hikayesi var karşımızda. Sevenler tam evlilik bağıyla bağlanmak üzere nişan yapacakken, rüzgar birden ters yönden esiyor, evlilikleri de bir hayalden öteye geçemiyor. Entrikaların, yalanın, dolanın, kurnazlıkların biri bin para! Hepsi, resmen kara kedi gibi aralarına giriyor. Babalar bir yanda, efendiler bir yanda boğuşuyor. Uşak da hiç geri kalır mı, en çok o yapıyor yapacağını. Sonunda ne mi oluyor, izleyip görmek gerek. (Malum, daha fazla ipucu verirsem oyunun heyecanı gider). Sadece şunu söyleyebilirim: sevmek ve sevilmek dünyanın en güzel şeyi. Sevgi varsa, korkun düşmanlar, savulun alçaklar! Sevginin gücü her şeyi yener. Bir de çok rica ediyorlar: sevenleri ayırmayın, sevenler ayrılmayın! Herkes gerçek sevgiyi bulsun, muradına ersin, bizler de çıkalım kerevetine. 


Bize bu güzel hikayeyi anlatan, sevgi çemberiyle kuşatan Mahallenin Gençleri’ni hemen alkışlayalım o zaman: Baran Ergün, Begüm Gülsoy, Berrak Tuna Altuna, Burak Uyanık, Gökhan Şıhlı, M. Akif Kızışar, Melda Demirtaş, Oğuz Nisanoğlu ve Onur Mahir. Herkes nasıl canla başla, nasıl büyük bir heyecanla rollerinin hakkını veriyor anlatamam. İzlemeye doyamıyor insan, en çok da Gülnihal rolündeki Begüm Gülsoy’u ve Alim Seyfettin rolündeki Akif Kızışar’ı. Hepimiz oyun sonunda aynı noktada buluşuyoruz: bu gençler bi’ harika dostum!


Bir oyun sadece yönetmeni ve oyuncularınan ibaret değildir. Oyunun isimsiz kahramanları da alkışı hak eder. Bu oyunda da müzik, dans, ışık tasarımında Berktay Akyıldız, Utku Demirkaya, Onur Algöz ile kostüm uygulamada oyunculardan Baran Ergün’ün annesi Semiramis Ergün’ü ve makyaj tasarımında Arzu Gamze Kılınç’ın da emeğini üstüne basa basa belirtmek istiyorum. Oyunun ortalarında boşuna demiyorlar: Bir şeyi çok istersen bütün mahalle yardım eder. Mahalle birliktir, mahalle beraberliktir. Bu gençler de tiyatro yapmayı çok istemiş, dört bir yandan destek verilmiş. En büyük destek de bu güzel yeteneklere kapılarını açan Bo Sahne’den gelmiş. Mekan da, oyuna çok yakışmış. Ancak keşke ilk ve ikinci perdenin girişinde müzik biraz daha az baskın olsaydı, oyuncuların selamlarını biraz daha iyi duyup alabilseydik, her şey çok daha güzel olurdu. Gerçi, olur böyle minik teknik sorunlar. Sonuçta bu kadar kusur, kadı kızında da vardır değil mi? 

Bu kadar şey üstüne, soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak, şarkılarıyla coşup, eğlencesiyle tadı damağınızda kalacak İki Efendinin Uşağı Alaturka’yı kaçırmamak olmaz! Her şey bir yana, bu gençleri alkışlamak, gözlerindeki ışığı görüp tiyatro yapma çabalarında yanlarında olmak gerek. Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıyız sonuçta. Şimdiden iyi seyirler!


NOT: Mahallenin Gençleri, sadeye oyun oynamak için değil bizler de oyuna gelelim diye ellerinden geleni yapıyorlar. Yeni başlattıkları "ayaklı gişe" uygulamasıyla biletlerinizi ayağınıza kadar getiriyorlar. İşte detaylar: 


***Fotoğraflar: Bo Sahne
 


Yorum Yap

11 Ocak 2017 Çarşamba

ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları'na Gelin çünkü #Tiyatroİyileştirir

Ülke olarak zor dönemlerden geçtiğimiz şu günlerde tiyatroya sarılmak ve oyunlara tutunmak zamanıdır şimdi. Bu nedenle, 24 Ocak tarihinde perdelerini açacak ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları’nda toplam 13 oyunla tiyatronun iyileştirici gücüne bir kez daha tanık olacağız.

Bir tiyatro delisi olarak, yılın en heyecanla beklediğim organizasyonu gelmek üzere. ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 24 Ocak-28 Mart tarihleri arasında yine sezonun en iyilerini sahnede buluşturuyor ve yine üç ay boyunca zevkle “oyuna gelmemizi” sağlıyor. Zaten böyle bir dönemde biz tiyatroseverler için bundan daha iyi bir terapi fırsatı olmaz, ruhumuzun acısını daha başkası dindiremez.

İşte bu sebeple, alkışlarımızı bekleyen oyunlar ve oyuncular:


ENKA Kültür Sanat, sezonun açılışını 24 Ocak'ta ‘eğer Semaver Kumpanya sahneliyorsa, o oyun iyidir’ tezimi boşa çıkarmayan İçerdekiler oyunuyla yapıyor. Mustafa Kırantepe, Serkan Keskin ve Nihal Yalçın, “elde etmek isteyen zalimleşir” fikrini yeniden doğrulayacak. Ertesi gün de Oyun Atölyesi en yeni oyunu Kundakçı ile sahneye misafir olacak. Geçtiğimiz yılın en iddiali 10 oyunundan biri olarak gösterilen bu oyunu ve zengin oyuncu kadrosunu izlerken çok eğleneceğiz. Takvimler 26 Ocak’ı gösterdiğinde, Sarı Sandalye’nin O/Hakkari’de Bir Mevsim’ini alkışlayacağız. Geçen yıl İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yaptı, o gün bugündür yeniden sahnelerde olması merakla bekleniyor ve heyecanla izleniyor. 31 Ocak tarihini bir kenara not edin, kimselere söz vermeyin ve ne yapıp edin İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? oyununa gelin. Tiyatro Adam’ın yine tarzını konuşturduğu bu oyun, sezonun en’lerinden ve mutlaka’larından. (İzlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)


Şubat ayının soğuğuna, yine tiyatroyla katlanacak, oyunlarla içimizi ısıtacağız. İlk adımı, Bo Sahne, 1 Şubat’ta, Uşak, Kral ve Ötekiler'le atacak. Köksal Engür ve Merve Engin’in usta oyunculuğunu izlerken, oyundaki birçok bölüm size fazlasıyla tanıdık ve ders alınası gelecek. Ertesi gün ise genç yeteneklerle dolu Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nün sahnelediği Düğün oyununu izlemek ve bir varoluş kaygısına ortak olmak için salonda yerimiz alacağız. 7 Şubat demek, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun Gülünç Karanlık oyunu için sahnede olması demektir. Adı üstünde gülünç hale gelen bir yolculuğa çıkacak, Batı’nın demokrasi ve medeniyet anla(ma)yışını yeniden sorgulayacağız. 


14 Şubat Sevgililer Günü’ne içinizi ısıtacak sevgi dolu bir oyun yakışır. Tiyatro Pera’nın Vanya, Sonya, Maşa ve Spike’ını izleyip Çehov’un oyunlarına kısa bir saygı duruşunda bulunun. Ve lütfen, Tilbe Saran, Nesrin Kazankaya, Başak Meşe ve özellikle Şerif Erol’u benim için de bir kez daha ayakta alkışlayın. (İzlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) 23 Şubat’ı şimdiden iple çekmeye başladım çünkü sezonun en merak edilenlerinden Kozalar ve oyuncuları Demet Evgar, Binnur Kaya ve Esra Dermancıoğlu var. Bir de soruları olacakmış: “Yaşamdan kaçarak yaşanan şeyin yaşam olduğunu kim söyleyebilir ki?” Bakalım, cevabını hep birlikte verebilecek miyiz… Hayal Perdesi, 28 Şubat’ta bizi insanların hitiyaçlarına karşın dünya gerçeklerini sorgulattığı bir yolculuğa çıkaracak. İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, dahi yönetmen Aleksandar Popovski’nin yönetmenliğinde sahnede yerini alacak. O zaman, sabırsızlıkla beklemek gerek. 

 
Mart ayını da yine tiyatroyla karşılayacağız. 7 Mart’ta Samuel Beckett’in kısa oyunu OYUN'u ve Şahika Tekand’ın yönetmen imzasıyla göz alıcı sahne gösterisini izleyeceğiz, hem de orijinalinden farklı olarak 3 değil 15 oyuncuyla! 13 Mart Pazartesi günü Moda Sahnesi, Boğaz’ı geçecek, Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz'la ilişkileri masaya yatıracak. İşte o zaman, geçerliliğini yitirmeyen bu malum konuyla ilgili neyi bilip neyi bilmediğimizi göreceğiz. ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 21 Mart tarihinde muhteşem bir oyunla final yapacak. Sahnede defalarca seyretmekten asla bıkmayacağım büyük usta Genco Erkal, Tülay Günal’la Güneşin Sofrasında oyunuyla, Nazım Hikmet ve Bertol Brecht’i buluşturacak ve bizlere sazlı sözlü bir tiyatro ziyafeti yaşatacak. Bu iki ismin sahnede yanyana olması bile sizi fazlasıyla heyecanlandırıyor, değil mi? 


ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, sadece oyunlardan ibaret değil; tiyatronun müzikle ortaklığına da imza atacak. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü Çiğdem Erken ve sahneden geçecek aşk şarkılarıyla kutlayacak. Tuğba Ünsal, Gökçe Bahadır, Demet Evgar, Kerem Cem, Hakan Bilgin, Songül Öden, Selçuk Borak ise Çiğdem Erken ve Orkestrası’na eşlik edecek sanatçılardan sadece birkaçı. Son olarak da Tuluğ Tırpan ve Serhat Kılıç, Atlantikli Yıllar’la tiyatro buluşmalarına veda edecek. Atlantikli Yıllar’da Tuluğ Tırpan piyanosuyla, Serhat Kılıç da oyunculuğu ve şarkıcılığıyla bize Ahmet Ertegün’ün hayatını ve müziğini anlatacak. 



Gördüğünüz gibi ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları’yla üç ay boyunca oyunlara ve hatta müziğe doyacağız. Büyük ustaları ayakta alkışlayacak, her oyunda biraz daha iyileşecek ve müziklerle de ruhumuzu besleyeceğiz. O zaman kaybedecek vaktimiz yok, en önde yerimizi almak üzere hazırlıklara başlamak ve biraz sabırsızlanmak biraz da heyecanlanmak gerek, şimdiden! Keyfiniz bol olsun :)

*Programla ilgili detaylı bilgiye www.enkasanat.org adresinden ulaşabilirsiniz.

**Fotoğraflar: ENKA Kültür Sanat

Yorum Yap

16 Aralık 2016 Cuma

Dikkat: Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, Sizi de Çarpabilir!

Her oyun bir iz bırakır ama bazı oyunlar ruhunuza işler. Damardan girer, içinizi oyar, sizi olduğunuz yere çakar ve sonra öylece bırakıp biter. Mek'an Sahne’den Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, tam da böyle bir oyun ve hatta bu tanımın biraz daha ötesinde.

Mek'an Sahne, en az dört yıldır sahnelediği Kadınlar, Aşklar, Şarkılar’ı bu sezon da yine Ahmet Melih Yılmaz’ın muhteşem performansıyla tiyatroseverlere hediye ediyor. Pavyon misali dört sandalye ve birkaç masadan oluşan sahne, damardan şarkılarla karşılıyor izleyenleri. Birazdan her masayı tek tek dolaşacak olan oyuncumuz, hikayeleri anlatmak üzere tüm misafilerin yerleşmesini bekliyor. Sonra geçiyor mikrofonun başına, herkesi selamlıyor ve gerekli uyarısını yapıyor: “Allah aşkınıza kendinizi mekanın koşullarına hapsediniz.

Şimdi sıra masaları turlamada. Her masada kim var, anlatmaya başlıyor. Feleğin çemberinden geçmiş, geçememiş ve kaderin ağlarına öylece takılıp kalmış birtakım insanlar, gecenin kurbanları trans kadınlara, hayattan sonra bir tokat daha atmaya başlıyor. Her sandalyede başka hayat kadını, bildiğimiz hikayelerini karşımızda yeniden temize çekiyor. Onlar anlatıyor, biz dinliyor, dinlerken içimiz oyuluyor. Yeniden anlıyoruz ki, buralara gelmeyi seçmemiş, seçtirilmiş. Anneden, babadan ve her daim sevgiden yoksun, hiç yaşayamadığı çocukluğunu karşısına çıkanlarda aramaya çalışmış, cinsel tercihlerini bastırmış ve sonunda kısa çubuğu çektikleri yaşamda bir damla ışığı bulma umuduyla debelenip durmuşlar... Oysa para değil, tek istedikleri biraz sevgi, saygı, çok aşk ve onları bu bataklıktan çıkaracak sağlam bir el. Ancak, burada her hikaye hüsranla biter, çoğu zaman da kanlı. Önce sever gibi yapılır, sonra da iş bitince fırlatıp atılırlar. Şanslılarsa kefeni yırtıp aynı çarkın içinde dönmeye devam ederler. Şansızlarsa da zaten yapacak başka bir şey kalmamıştır ve dünyadan bir melek daha eksilmiştir. Berbat hikayeleri duyup iğrenç insanları gördükçe bizler, insanlığımızdan utanırız. Değiştirilecek, yapacak başka bir şey yoktur; o insanları içimize almaz, kendi dünyalarında kaderlerine terk ederiz ve bir gün, üçüncü sayfada haberlerini okuyacağımız ihtimali de hep yaşar gider.

Oyunun yazarı Şamil Yılmaz, kalemiyle yarattığı karakterlere ve onların anlattığı hikayelere imzasını atmış. Teoride aynı, pratikte farklı her kadın, yaşadıkları her trajedi özenle işlenmiş. Anlattıkları hikayeler, bizi sarsıyor, yere çakıyor ve bazen de biraz umut tohumlarıyla suyun üstüne çıkarıyor. Bunları yaparken acındırma, Küçük Emrah tarzında boynumuzu bükmece gibi gereksiz taktikler, ajite etmeler ve yapay ifadeler yok. Onun yerine her kahramanın sağlam duruşu, o dünyanın jargonu ve her daim kesilen raconları var. Oyun metni, bir kelime az ne bir kelime fazla, bir o kadar da derin ve her bölümü bıçak gibi keskin. 

Trans kadınlara adanmış böyle bir oyunu yönetmek, karakter geçişlerinin su gibi akmasını sağlamak da görüldüğü gibi o kadar kolay değil. Yönetmen Serdest Vural’ı da en az oyunun yazarı kadar tebrik ve takdir etmek gerek. Dekor, kostüm ve müziklerin de hakkı verilmeli. Sahnedeki dört sandalye, iki masa, masalardan birinin üstünde şişenin dibini görmeye aday bir duble ve yakılıp ciğerlere çekilmeye aday birkaç sigara, bir pavyon havasını vermeye yetiyor bile. Kostümler, küpeden tüylü şala kadar kullanılan tüm aksesuarlar da o dünyanın en gerçek üyeleri. Işık sistemi, ortamı kasvetli boğuk ve dumanaltı yapmaya yetiyor. Ve son olarak da çalınan müzikler, söylenen şarkılar ortamın havasını ikiye katlayacak kadar arabesk, dinlerken karşılıklı bir tek atalım diyeceğimiz kadar damardan. Kısaca dekordan, aksesuarlara müzik sisteminden ışık düzenine kadar her şey özenle yerli yerine oturtulmuş. Hal böyle olunca, bize de Umut Eser, Ayşegül Çaylı ve sahne arkasındaki tüm ekibin eline sağlık demek düşüyor!


Oyunu bu kadar etkileyici yapan ve deyim yerindeyse uçuran kahramanı ise Ahmet Melih Yılmaz. Tek bir kişi, dörtten sonra sayamadığım karakterlere derinden hayat verdi ve her birinin yaşadığı trajedilerin sonucunda onlarla birlikte ruhunu teslim etti. Bir sandalyeden diğer sandalyeye geçtiğinde, bir toka takıp ya da sırtına bir şal alarak yani sadece 10-15 adımdan ve en fazla iki dakikadan sonra işi aynı, hikayesi ve travması ayrı hayat kadınlarının kimliğine o dakika girdi; bizi de onların duygu ve çaresizliğiyle sarıp sarmaladı. Oyunculuğundaki hıza, karakter değişimindeki yaratıcılığa hep birlikte şapka çıkarttık. Sayesinde her hikayenin sonunda da yere çakıldık, kalp çarpıntılarına maruz kaldık. Ancak sanmayın ki, bir saat boyunca bizler de ayrı birer travmatik vaka olduk. Zaman zaman söylediği şarkılarla, dağılan parçalarımızı topladık. Bizlerden de eşlik etmemizi istedi, geri çevirmedik. Yıldız Tilbe’den Ebru Gündeş’e kadar bildiğimiz şarkıcıların o meşhur şarkılarıyla, fantazi ve arabesk müziğine hep birlikte ve bangır bangır bir saygı duruşunda bulunmamız çok iyi oldu. (Şekil 1A: https://www.youtube.com/watch?v=5LAME7WVql0) Aktı akacak gözyaşlarımızla, oyunun akışı gibi inişli çıkışlı ruh halimizle ve içimiz oyulmuş şekilde oyundan çıktık ama olsun böyle bir deneyimi yaşamak insanın başına kim bilir kaç oyunda bir gelir! 

Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, her açıdan ve en çok da oyunculuk bakımından beni benden aldı ve dilerim sizler de izlediğinizde aynı duygu ve düşüncelerle oyundan ayrılırsınız. Hatta benim gibi yeniden izleme planları yaparsınız. Biraz kalp çarpıntısı, biraz baş dönmesi ve sersemlik hissi gibi yan etkileri olacak ama endişelenmeyin, bunlar bile size iyi gelecek. İyi seyirler! 


***Oyunla ilgili merakınızı kısa bir tanıtım videosunu izleyerek geçirmek isterseniz sizi böyle alalım: https://www.youtube.com/watch?v=KhwYXfB2EYI
Yorum Yap

14 Aralık 2016 Çarşamba

B Planı Devrede, Kabileler Sahnede!

Bu sezon, yeni bağımsız tiyatro B Planı'na 'hoş geldin' diyor, alkışlarımızın arasına yeniden sahnelemeye başladıkları ödüllü oyunları Kabileler’i dahil ediyoruz.

Sami Berat Marçalı, geçen sezonun sonunda haklarını İkincikat Tiyatro’ya devrederek yeni bir oluşumla tiyatro sahnelere 'merhaba' dedi. Göçebelik iyidir anlayışıyla B Planı’nı harekete geçirdi ve şimdi yoluna geçtiğimiz sezonun en çok konuşulan, birçok adaylığın ve ödülün haklı sahibi Kabileler oyunuyla devam ediyor.


Nina Raine’nin yazdığı Kabileler’in (Tribes) başlangıç noktasını her ailenin bir kabile olduğu düşüncesi oluşturuyor. Perde açılıyor ve anne, baba ve ikisi erkek biri kız olmak üzere üç çocuktan oluşan bir aile karşımızda duruyor. Her kabile gibi bu ailenin de bir lideri (?), farklı bireyleri ve kendi içinde düşman başına bile diyemeyeceğim bir düzeni daha doğrusu düzensizliği var. Bir aile olmanın ve aile bağları kurmanın yolu iletişimden geçer ancak iletişim bu aileyi teğet geçiyor. Aile, zaten herkesin kendi dünyasında yaşadığı, kimsenin birbirini bırakın dinlemeyi duyma zahmetinde bile bulunmadığı kaotik bir ortama sahip. Duyma engelli Tom’un kendisiyle aynı engele sahip kız arkadaşını eve getirmesiyle de artık kendilerini karşısındakine hiç iletemiyor ve sonrasında ipler birer birer kopuyor. Engelin sadece fiziksel bir sorun olduğunu, asıl engeli içimizde demir parmaklıklarla inşa ettiğimizi bu oyunda yeniden öğreniyoruz. Bir dinlemeyi, dinleyip anlamayı, anlayıp saygı gösterebilmeyi öğrenirsek o zaman aile bir anlam kazanacak ve dünya, yaşanabilir bir yer olmanın ilk adımını ailede atmış olacak.


Çoğunlukla sahnedeki masa başında toplanan ailemiz, toplumun mikro örneğini oluşturuyor. Bu ailenin başka örneklerini çevremize hatta çok uzaklara gitmeden kendimize bakarak da görebiliriz. Ötekileştirmeye devam ettikçe ve sadece kendimizden olanları çemberin içine aldıkça daha çok boğulup kendi trajedimizi yaşayacağımızın farkında değiliz. Bu durumu elbette değiştirmek mümkün. Değiştirmek için de ilk adımı aile içinde başlatmak fazlasıyla mümkün. Bunun için olması gereken değerlerle, sevgiyle, anlayışla, dinlemeyle (ki bunun için herkesin illa duyması gerekmiyor) başlayıp takdir etmeyi, teşekkürü de özür dilemeyi de bilmekle devamını getirebiliriz.

Kabileler, geçtiğimiz sezon bu kadar beğenildiyse ve şu anda hala aynı yoğun ilgiyi görüyorsa, ilk alkış yönetmen Sami Berat Marçalı’ya gidiyor demektir. Oyunun dekor ve ışık tasarımında da kendisinin imzası var; kostümlerde de Dilek Tora’nın. Böylesine, uzun ve derin bu oyunu sahneye taşımak zor ve hiçbir eğreti bir unsura yer vermeden sonuna kadar aynı çizgide devam ettirmek de bir o kadar zor ve sonuç oldukça başarılı.


Oyunculuk ise alkış pastasındaki en büyük dilim. İsterseniz size önce geçtiğimiz sezonun ödüllerini sayayım, siz de başarısını tahmin edin (aslında tahmin etmeyin başarısından emin olun):
Afife Tiyatro Ödülleri / 2016: "Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu"
Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri / 2016: "Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu"

Direklerarası Tiyatro Ödülleri / 2016: "Küçük Salon Erkek Oyuncu"
Ekin Yazın Dostları Tiyatro Ödülleri / 2016: "Küçük Salon Erkek Oyuncu"



Tuğçe Altuğ ve Let oyunundan sonra izlediğim Barış Gönenen duyma engeli olup olmadığını seyircilere sorgulatacak kadar sahici ve etkileyiciydi. Baba rolünde Haydar Köyel, anne rolünde Ayşe Lebriz Berkem daha önceki oyunları gibi yine bol yıldızlı bir oyunculuğa sahiptiler. Ağbi rolündeki İbrahim Halaçoğlu da yine gayet başarılı ama ben özellikle Gülce Oral’dan bahsetmek istiyorum. Daha önce Poz oyununda izlemiş ve bu kadar usta oyuncuların arasında performansının haliyle biraz geri planda kaldığını görmüştüm. Ancak burada, oyunculuğu en az on adım önde ve en az diğer oyuncular kadar akılda kalacak derecede iyiydi.

Oyunla ilgili kafamda bir takım acabalar'ım da yok değil. Kabileler, uzun, derin ve bir o kadar da yoğun bir oyun. Ancak bazı yerler de biraz fazla uzun ve derin. Ara ara derinlere inip boğulduğumu hissettiğim bölümler oldu. Acaba biraz silkeleyip sadeleştirmek mümkün olur mu bilemedim ama olursa ne güzel olur diyebilirim. Diğer taraftan en hassas olduğum konu, oyunun çevirisidir ve genel olarak Haydar Köyel, Vibratör’deki hayal kırıklığımın aksine iyi bir iş çıkarmış. Ancak ilk sahnedeki atışmaların yapaylığı ve belirli küfür kelimelerinin her çeviri oyununda olduğu gibi aynı şekilde kullanılması biraz endişelendirse de, oyun ilerledikçe Türkçesi daha anlaşılır ve akıcı hale geldi. Acaba giriş sahnesinin bir kez daha şöyle bir üstünden geçilse, daha ilk dakikadan itibaren oyunun dili de bizi kendisine biraz daha çekmiş olur muydu diye düşünmekteyim.

Kabileler’le ilgili son olarak şunu söyleyebilirim: geçen sezon onlar ödüle, bizler de izlemeye doyamadık. Henüz izleyemeyenlerden ve haliyle alkışlayamayanlardansanız, A, B, C hiç fark etmez, tüm planlarınızı devreye sokun ve en kısa zamanda ön koltuklarda yerinizi alın. İyi seyirler!



***Fotoğraflar: B Planı 

Yorum Yap

6 Aralık 2016 Salı

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike: Ailecek Severek İzleyin

Tiyatro Pera, yeni sezonu yeni oyunuyla açanlardan. İlk olarak 20. İstanbul Tiyatro Festivalinde sahneye koydukları Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, bir aile sıcaklığında ve muhteşem oyuncularla Çehov’un izleseydi en az bizler kadar seveceği bir oyun olmuş.

Tiyatro Pera’nın bu sezon yeniler repertuarında Vanya, Sonya, Maşa ve Spike var. Amerikalı Yazar Christopher Durang’ın ödüllü bu eseri, Çehov’un oyunlarına göndermelerle örülü bir aile hikayesine dayanıyor. Pensilvanya’da göl kenarındaki bir evde tıpkı Çehov karakterlerinde olduğu gibi, yalnızlıktan ve kısır döngü hayatlarından sıkılımış Vanya ve üvey kardeşi Sonya var. Yaşamları, çok uzaklarda yaşayan film yıldızı kardeşleri Maşa’nın playboy sevgilisi Spike’la çıkagelmesiyle birden dalgalanıyor. Hesaplaşmalar, çatışmalar, iftiralar ve itiraflar, biraz dedikodu ve biraz da skandallarla oyun iki perde boyunca bizi alıp götürüyor. İnsanın başına gelebilen en güzel şey bir aileye sahip olması ve bir ailenin de çocuklarına vereceği en özel hediye ise kardeşlerdir. Kan bağı değil gönül bağıdır, kardeşliği belirleyen. Bir aile ayakta kalmak istiyorsa en çok değerlerine sahip çıkmalıdır. Hayat bizi farklı yerlere, kardeşleri de farklı tercihlere ve uzak diyarlara savurur ancak sağlam değerleri varsa gün gelir, dağılan her fert bir mıknatıs gibi birbirini çeker ve kenetler. İşte bu nedenlerle insan, oyun boyunca aile sıcaklığını içinde hissediyor ve çıkar çıkmaz önce kardeşlerine sarılası geliyor.


Oyun, ailenin önemi dışında o kadar çok şey anlatıyor ki: her şeyi devletten yani yaşamdan beklememek gerektiğini, bazı şeyleri değiştirmenin ve yön vermenin de sizin elinizde olduğunu, umudun hiç kaybedilmemesini, birden makus talihinizin dönebileceğini, her zaman her şeyin göründüğü kadar basit olmadığı, bilip bilmeden konuşmanın ve yargılamanın işe yaramadığını ve son olarak aşkın da her derdin devası olduğu (her zaman değil belki ama en azından burada aşkın gülümseten yüzünü görüyoruz)... 

Oyuncular isimlerini Çehov’un karakterleri Vanya, Sonya, Maşa ve hatta Kassandra'dan alıyor ancak yazar bunu kör gözüne parmağım gibi oyunlarını direkt kopyala-yapıştır gibi yapmamış. Çehov’un oyunlarını çağrıştıran olaylar ön planda ve oyunun yönetmeni Yücel Erten de o kadar güzel bir şekilde sahneye koymuş ki, Çehov izlese ayakta alkışlardı. Reji çok iyi, oyunun uzunluğuna rağmen sıkmadan bizi sürüklemesi çok iyi ve oyunun kendisi için ne kadar değerli olduğunu bize yansıtması çok çok iyi. Oyunun çevirisi Nesrin Kazankaya’ya ait ve bu konudaki hassasiyetimin burada sükut-u hayale uğramadığını gördüm. Kulaklarımı tırmalayan bazı yerler, bazı ifadeler olsa da genel olarak yapaylıktan uzak oluşunu düşününce bu olumsuzlukların sözü bile edilmiyor.

Oyunu izlemek istememin en büyük nedeni usta oyuncu kadrosuydu ve alkışımın da en büyük nedeni yine bu harika kadro oldu. Sahnede zaten Şerif Erol, Tilbe Saran, Nesrin Kazankaya varsa ve bunlara Başak Meşe ve genç yeteneklerden Doğan Akdoğan ve Gamze İpek eşlik ediyorsa biz tiyatroseverlerin keyfi doruklardadır demektir. Tilbe Saran’ı yıllar sonra yine sahnede görüp özlemimi giderdim, Başak Meşe’nin enerjisine ve canlandırdığı karakterin deli-dolu hallerine güldüm ve en çok da Şerif Erol’u alkışladım. Nasıl, nasıl ve nasıl enfes bir oyunculuktur bu! Daha başka bir şey demiyor ve bu kadar güçlü kadrodan nasibinizi alın diye bitirmek istiyorum. 


Oyunun sahne düzeni de en az konusu kadar dikkati çekiyor. Ailenin evi, her ayrıntısı düşünülerek sahneye yerleştirilmiş. Sonya gibi verandada oturup mavi balıkçıl kuşun gelmesini beklemek, Maşa gibi yukarıya çıkıp biraz dinlenmek, Spike gibi göle doğru yürüyüşe çıkmak isteyeceksiniz. Kassandra’yla mutfağa girmek ister misiniz onu bilemedim :) Sahne dekorunda Başak Özdoğan'ın ve kostümde, özellikle de Sonya’nın mavi tuvaletinde Fatma Öztürk’ün emeğini, izlerken lütfen göz ardı etmeyin.


Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, sizi bir aile gibi saracak eğlenceli bir iki perde sunuyor. Oyunu izlemek için Çehov’u tanıyacaksınız, oyunlarını da gelmeden önce hatmedeceksiniz diye bir kural yok. Hatta bilmiyor olabilirsiniz, hiç sorun değil; izledikten sonra okumak isteyeceğiniz kesin (bakınız ben, Vişne Bahçesi’nin üstünden gittim). Uzun lafın kısası, değerli oyuncuları bir arada görmek, süresi gibi keyfini de uzun uzun yaşamak üzere Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, verandalarında oturmuş sizi bekliyorlar. Evsahiplerinin davetini geri çevirmeyin. İyi seyirler!

           

***Fotoğraflar: Tiyatro Pera
Yorum Yap