daimatiyatro@gmail.com

12 Haziran 2018 Salı

Ve Sezon Finali: Taşra Kabare'den Alacakaranlık Kuşağı

Bir sezonun daha sonuna gelirken açılışı iyi bir oyunla yaptığım gibi kapanışı da yine güzel bir oyunla yapmanın mutluluğunu yaşadım. Bu mutluluğun kaynağı ise Taşra Kabare’den Alacakaranlık Kuşağı oldu.

Bu sezon Düşperest ile kalbimi fetheden Taşra Kabare, Alacakaranlık Kuşağı ile yerini pekiştirdi. Tüm yılı, birkaç istisna hariç güzel ve alkışlamaya değer oyunlarla geçirdim ve sezon finalini yapmak da Oğuz Utku Güneş’in uyarlayıp yönettiği Alacakaranlık Kuşağı’na kısmet oldu. Böyle verimli bir sezona, enerjisi yüksek bir kapanış da çok yakıştı.

Küçükken, geç saatte olduğu için ‘haydi artık uykuya’ uyarıları arasında az da olsa seyretme şansına eriştiğim Alacakaranlık Kuşağı, sahnede daha iyi bir iş olarak karşıma çıktı. Oyunun başında yönetmenimizin uyarısıyla fantastik bir dünyanın kapısını aralayacağımızı ve farklı bir boyuta geçeceğimizi öğrendik. Sonrasında “alacakaranlığın tekinsiz dünyasındaymışız, ızdırap da çekecekmişiz, acaba iyi mi ettik gelmekle…” diye sorgularken ve arkamıza yaslanıp yaslanmama kararını yaşarken, aşk iksiri dediğim oyunla açıldı perde. Çılgın bir mucidin iksiriyle aşk, evlilik, ayrılık gibi durumlar sahnede bir film şeridi gibi geçti. 

Farklı bir boyuta ışınlandığımıza emin adımlarla, paraya karşılık yaşam oyununa doğru yol aldık. Beni en çok etkileyen ve bir kefede adil olmayı diğer kefede mutluluğu tarttığım bu bölümde terazide hangi tarafın ağır geldiğini gördüm. Sonra da aile bağları bölümüne geldi sıra. Gecenin bir yarısında aileniz sizi uyandırırsa ve bir kabus yaşatırsa ne yaparsınız bilmiyorum ama bunu da gözünüz kırpmadan izleyeceğinizi çok iyi biliyorum. Son bölümde ise, içine çekildiğimiz bilmem kaçıncı boyutun doruklarına çıktık. Bir film çekimiyle başladık, ‘kim aktör, kim figüran, nerede bu yönetmen, nerede bu devlet?’ gibi sorularla ve çok çok alkışlarla bir alacakaranlık kuşağının sonuna geldik. Her bölüm insani tüm duygularla, zayıflıklarla, ikilemlerle ve tezat hislerle bizi, bize anlattı. 

Bir buçuk saati aşkın bir süre, dört ayrı bölüm ve hızlı temposuyla Alacakaranlık Kuşağı’nı yeni tiyatro mevsimi için şimdiden not etmeniz bence şart, izledikten sonra kimleri alkışlayacağınızı da: Öncelik, çok sevilen bir diziden sahneye aynı tatta bir oyun çıkartan, zamanında ilgi gören bölümlere bir tiyatro metniyle hayat veren Oğuz Utku Güneş’te. Dört farklı bölümü uyarlamak ve arada boşluklar olmadan arka arkaya seri bir şekilde sahneye taşımak ve iyi bir rejiyi bir araya getirip yönetmek kolay bir iş değil çünkü. 

Melina Özpromodos, Ayşegül Tekin, Cemal Toktaş, Çağdaş Tekin ve Oğuz Utku Güneş, oyunculukta sınırları zorlayan bir performansın sahipleriydi. Hızı, aksiyonu ve hareketi bol bu oyunda onların bir saniye bile düşmek bilmeyen enerjilerine hayran kaldık. İzlerken biz yorulduk ancak kendilerinin en ufak bir sekteye uğraması söz konusu bile değildi. Herkese emeğini teslim ediyorum ama Melina Özpromodos’unkini daha fazla. Özellikle ilk sahneyi ondan daha şeker canlandıracak başka kimse olamazdı sanırım. 

Oyunun başarısında en az oyuncular kadar sahne tasarımı, kostümler ve ışık da başroldeydi. Oyunun temposunu yükselten basamaklı sahne düzenini, geçtiğimiz boyutun gizemini parlatan ışık tasarımını ve karakterlerin kendine has özelliklerini vurgulayan kıyafetleriyle aksesuarlarını mutlaka belirtmek gerek. Ve beraberinde tüm bunları mümkün kılan Ayşe Ayter, Hilal Polat ve Ceren Yılmaz’ı da alkışlamak. Aklımda en çok kostümler kaldı, hatta ilk bölümdeki tüylü terliklerin ve son bölümdeki kürk yeleğin bir örneğini her an satın alabilirim. 

Kısaca dört bölümüyle, dört dörtlük izleme keyfi yaşatan Alacakaranlık Kuşağı’nı yeni sezon için şimdiden listenizin başına yazın derim. Ekim ayında yeni oyunların sahnede yerini almasını beklerken, gelin sezonu alacakaranlık bir coğrafyada karşılayın. Pişman olmayacaksınız!

***Fotoğraflar: Taşra Kabare
Yorum Yap

Tiyatro Günlüğüm: Mayıs 2018

Mayıs ayını bitirdim ve bir sezonunun daha perdelerini kapattım. Hayal kırıklığı yaratan, beklentilerimi biraz sekteye uğratan birkaç oyunu saymazsam, dokuz ay boyuca keyifle “oyuna geldim”. Mayıs ayı da bu oyuna gelme eylemine dahil!

Mayısta günlerim, listemdekileri bitirmiş olmanın mutluluğunu yaşadığım, tekrar izlediğim ve yeni sezon öncesi onlar gibi benim de seyirci koltuğunda göz kırptığım oyunlarla geçti. İşte sezonun finaline yakışan oyunlardan kısa izlenimlerim:

Damdaki Kemancı, Zorlu PSM 
Cüneyt Gökçer’in “Ah bir zengin olsam” şarkısıyla zihnimizde yer eden Damdaki Kemancı, tıpkı yıllar öncesinde izlediğim gibi içimi ısıttı. Bu kez Mehmet Ali Kaptanlar, muhteşem oyunculuğunu konuşturdu. Binnur Kaya, Özgür Çevik’in yanısıra yediden yetmişe deneyimli oyuncu kadrosu da, bu eşsiz klasiğe hakkını verdi. Müzikler, şarkılar, danslar, bizi de o mahalleye götüren dekor ve büyük bir emekle hazırlanmış kostümler de cabası. İki perde boyunca ailenin sahip olduğumuz en değerli zenginlik; komşularımız ve dostlarımızın da hayatta tutunacağımız en sağlam dal olduğunu hatırladık. Önemli olan para değil sevgidir, yanımızda götüreceğimiz… Büyük küçük herkesin izlemesi ve kendine göre dersler çıkarması gereken Damdaki Kemancı, yeni sezonda sahneye adımını atar atmaz, siz de karşısında mutlaka yerinizi alın.

Altar, Berika 
Bu sezonun en beğendiğim farklı ve iyi işlerden biri olarak sahnedeydi, Altar. Can Bora, insanın şu dünyadaki doğum-yaşam-ölüm üçgenindeki var oluş yolculuğunu anlattı. Tiyatro ve dansla disiplinlerarası bir performans sunan Altar, sahnedeki başarısıyla kendini alkışlattı. İlk önce dansla sahneye geldi, bir hastane odasındaki endişeli bekleyişle bizi aldı götürdü. Çocukluğunda başlayan, büyürken daha da şiddetlenen var olma çabasını, farklı sahnelerle, ampül ve naylon pencerelerden ibaret dekorla bize sergiledi. İzlerken, yansımamızı sahnede görmemiz kaçınılmazdı. Bizler de kendimizi anlatma cesaretini kaybettik, ‘gel beni gör’ diyemedik ve bir süre sonra benliğimiz, kapıların arkasında kaldı. Oyunun, sonunda sorduğu soruyu düşünür olduk: sahi, kendimize küsmeden önce “olduğumuz kişiyi” hatırlıyor muyuz? Oyun sonrasında Can Bora ile yazışmalarımda, sahnenin arkasındaki tüm hazırlık sürecinin ne kadar büyük bir emekle gerçekleştiğini ve ayaklarının yere ne kadar sağlam bastığını gördüm. Bu durumda, yeni sezonda bir kez daha izleyip özümsemenin de şart olduğunu. Bence siz de listenize şimdiden alın derim.

Düşperest, Taşra Kabare 
Bu sezon alkışlamaya doyamadıklarımın başında, bir Taşra Kabare güzelliği Düşperest geldi. Eğlencesi şahsına münhasır bu kabareyle, Nergis Öztürk, Şevki Çepa ve Cemal Toktaş, arkalarına Düş Bandosu’nu alarak, inatla peşinden gitmemiz gereken düşlerimizi hatırlattı. Oyunun alaturkadan, arabeske, pop ve günümüzün -henüz ne olduğunu anlayamadığımız- müzik tarzına uzanan yelpazesi, bizim de bazı gerçeklerin altını çizmemizi sağladı. Oyunda da belirtildiği gibi “mesele, her devrin adamı olmak değil, her devirde adam olmak.” Düşlere inanmak, düşleri gerçekleştirmek gerek. Eğer içinden geçen aşksa, o düşlere daha da sarılmak gerek. Yeni sezonda mutlaka’larınız arasında olmalı Düşperest. İzlediğinizde yeni düşler kuracağınıza ve içinizdeki düşperestlere selam duracağınıza eminim. (Düşperest ile ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Alacakaranlık Kuşağı, Taşra Kabare 
Sezonu başka bir Taşra Kabare güzeliyle, Alacakaranlık Kuşağı ile yapma şansına eriştim. Böyle verimli bir sezona böylesi bir final de çok yakıştı. Oğuz Utku Güneş’in uyarlayıp yönettiği oyun, bir zamanların çok sevilen Alacakaranlık Kuşağı serisinin dört bölümünden oluşuyor. Her biri, bir öncekinden heyecanlı ve yüksek tempolu bu oyun, insani tüm duygularla, zayıflıklarla, ikilemlerle ve tezat hislerle bizi, bize anlatıyor. Yönetmenin uyarısıyla tekinsiz bir coğrafyada geçen seksen dakika boyunca, Melina Özpromodos, Ayşegül Tekin, Cemal Toktaş, Çağdaş Tekin ve Oğuz Utku Güneş’in zirveden inmeyen enerjisine hayran olduk, izleyince sizde de aynı hayranlık söz konusu olacak. Bence hiç düşünmeden, hareketi bol bu oyunla yeni sezona harika bir başlangıç yapın, pişman olmayacaksınız. (Alacakaranlık Kuşağı ile ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Tiyatrolar şimdeden yeni sezon için hazırlıklara başladı. Kimisi provalara start verdi, kimisi hangi oyunu repartuarına alacağına. Bunları takip etmekse biz tiyatroseverler için heyecan verici. Bakalım, yeni sezon neler getirecek? Bizlerde sabırsız bir bekleyiş, onlarda telaş hakim. O zaman, eylülde görüşmek, yeni oyunlar listesini paylaşmak dileğiyle…
Yorum Yap

22 Mayıs 2018 Salı

ENKA Açıkhava Buluşmaları ile Yazın da Tiyatro!

ENKA Açıkhava Buluşmaları, biz tiyatroseverler için yapılmış bir güzellik çünkü yazın da yıldızların altında “Daima Tiyatro!” dememize sebep.

Tiyatro sezonunun sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, ENKA Açıkhava Buluşmaları'yla, en beğendiklerimizden bir seçki izlemenin ve alkışlamanın keyfini yaşayacağız.

İşte bizi bekleyen, benim de yeniden izleme mutluluğu yaşayacağım oyunlar ve kısa izlenimlerim:

Bir Baba Hamlet, 2 Temmuz Pazartesi, 21:15 
Baba Sahne, bu kez de Açıkhava’da tiyatro seven sevmeyen herkesi Bir Baba Hamlet’le eğlenceli bir şölene davet ediyor. Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu’nun harikalar yarattığı bu davette amaç Hamlet’i sahneye koymak. Ancak kalaslarından dekor, heveslerinden oyun yapmak üzere yola çıkmış iki cüretkar oyuncunun ortaya nasıl bir iş çıkaracağını tahmin edersiniz sanırım. Üstüne bir de muhteşem performansları eklenince, ne kadar eğleneceğinizi siz düşünün. Shakespeare’i bile gülmekten mezarında ters döndüren yaz güzelliğindeki bu daveti, bence geri çevirmek olmaz. Yoksa gülmekten ağlamadığınız için pişman olursunuz.
*Bir Baba Hamlet ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz

Joseph K, 4 Temmuz Çarşamba, 21:15 
DasDas, Franz Kafka’nın Dava’sını sahneye taşıyor. Diyelim ki, bir pizza siparişi veririken beraberinde felaketleri ve sürpriz gelişmeleri de çağırdınız. Ciddi bir suçlamayla karşı karşıyasınız ama masumsunuz. Ancak masumiyetinizi kanıtlayamıyorsunuz. Her an özgürlük uçurumundan bilinmezliğe doğru yuvarlanmak üzeresiniz... Bu durumda, ne yapardınız? Mert Fırat, Didem Balçın, Onur Dilber ve Özgün Aydın’ın başarılı oyunculuğuyla bakalım Joseph K., tüm bu acı deneyimler içinde bir çıkış yolu bulabilecek mi?

Mutluyduk Belki Bugüne Kadar, 9 Temmuz Pazartesi, 21:15 
Paole Genovese'nin Muhteşem Yabancılar adlı filminin (ve Açıkhava'da gösterimde olacak Cebimdeki Yabancı’nın) sahnede vuku bulmuş halidir Mutluyduk Belki Bugüne Kadar. Cep telefonlarımızın önünde sahtesini ama arkasında aslını yaşadığımız ikiyüzlü dünyamızı yeniden izleyip “masum değiliz, hiçbirimiz” gerçeğine güçlü isimlerle bir kez daha inanacağız. Uyarlama, Kerem Pilavcı’ya ait, yönetmen koltuğunda ise Ahmet Sami Özbudak oturuyor. Canan Atalay, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Gökçe Eyüboğlu, Giray Altınok, Faruk Barman, Fehmi Karaarslan ve Deniz Karaoğlu'nun uyumlu oyunculuğuyla güncelliğini yitirmeyen iletişim sorunsalına gelin bu kez de Açıkhava’da bakın.
*Mutluyduk Belki Bugüne Kadar ile ilgili izlenimlerimi buradan okuyabilirsiniz

Yaşamaya Dair-Bursa Cezaevi'nden Mektuplar, 17 Temmuz Salı, 21.15
Bu oyun, bir saygı duruşu! Büyük usta Genco Erkal, Nazım Hikmet’in ölümünün 50. yıldönümü için özel olarak uyarlayıp yönettiği oyunda sahneyi Tülay Günal ile paylaşıyor. Cezaevinden mektuplara, başta Fazıl Say ve Zülfü Livaneli olmak üzere birçok önemli bestecilerin Nazım Hikmet’e ithaf ettikleri şarkılar eşlik edecek. Bizlere de, arkamıza yaslanıp Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki günlerini, eşi Piraye Hanım’a olan aşkını, vatan hasretiyle dolu sürgün yıllarını izlemek ve büyük ustayı alkışlamak düşecek.

Seni Seviyorum Türkiye, 24 Temmuz Salı, 21.15 
Bakırköy Belediye Tiyatroları, Seni Seviyorum Türkiye ile çamaşırhanede bir araya gelen, her biri başka telden çalan beş kişinin yaşadıklarını anlatıyor. Bu kadar farklı dünyanın insanı bir araya gelmiş olsa da, hepsinin ayrı değil aynı dünyanın daha doğrusu aynı memleketin insanı olduğunu anlıyoruz. İçimizi acıtan memleket durumlarıyla bizi yüzleştiren, gitmekle kalmak arasındaki köprüde yönümüzü seçme kararını bize bırakan ve ‘gitsek de, kalsak da o ülke bizim ülkemizdir’ dedirten bu oyuna mutlaka seyirci kalın. Alican Yücesoy, Damla Karaelmas Gökhan, Defne Şener Günay, Emre Koç ve İrem Sultan Cengiz’in başarılı performansını da bir kenara not edeceğinizden eminim.
*Seni Seviyorum Türkiye ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz.

Hayat, oyun izleyince güzelse ve ENKA Açıkhava Buluşmaları'yla daha da güzel olacaksa şimdiden plan yapılmalı demektir. Seyriniz keyifli, yıldızınız bol olsun! 


**ENKA Açıkhava Buluşmaları'nın detaylarına www.enkasanat.org adresinden ulaşabilirsiniz. 
***Fotoğraflar: ENKA Kültür Sanat
Yorum Yap

8 Mayıs 2018 Salı

Tiyatro Günlüğüm: Nisan 2018

Sezona veda etmeye hazırlandığım nisan ayı benim için listemde son işaretleri koyduğum ve bazılarını da ikinci kez izleyip yine keyifle alkışladığım oyunlarla geçti.

Nisan ayı ile birlikte sezonun sonlarına sakladığım oyunlara geldi sıra; bir de yine, yeni, yeniden izleyip sanki ilk kez görüyormuşum gibi hayranlıkla seyrettiklerime. Böylece, geçen ay başlayan baharın bereketini ve sıcaklığını daha çok hissetmiş oldum.

İşte, yılın en sevdiğim bu ayında, baharı daha da güzelleştiren oyunlar*:
*Oyunlar izlenme sırasına göre listelenmiştir.

Profesyonel, Devlet Tiyatrosu 
Tüm sezonların en iyi ve en alkışlanası oyunudur Profesyonel. En son yaklaşık sekiz yıl önce ilk gösterimlerinden birinde izlemiştim. O zaman nasıl etkilendiysem, bu kez de etkisi yine aynı şekilde hatta bir tık daha fazlaydı. Önce Yetkin Dikinciler, sonra da Bülent Emin Yarar’ı sahnede görmemle, heyecanımın ve mutluluğumun doruklara ulaşması aynı dakika içinde oldu. Hayatı profesyonelce yaşamamızı öğreten, ne yaparsak yapalım önce kendi hayatımıza ve işimize saygı göstermemizi anlatan bu oyunun tadına asla doyulmaz. Biraz abartmış olabilirim ama on kez izlesem, on birinci kez izlemek için aynı heyecanı duyabilirim. Sahne üstünde olabilecek en profesyonel ve uyumlu iki oyuncuyla yaşadığımız tiyatro şölenine davetli olmak için yeni sezonu şimdiden beklemeye başlayın derim.

Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit, Seyyar Sahne 
Benim için bu sezonun bir numaralı oyunu, yanına yıldızlar koyduğum Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’i yine kalp çarpıntılarıyla izledim ve yine Nezaket Erden’in oyunculuğuna hayran kaldım. Seyyar Sahne, Latife Tekin’in en sevdiklerimizden Sevgili Arsız Ölüm romanını, Dirmit’in bir gecesiyle bize özetliyor. Nice Dirmit’lerin ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan milyonlarca Dirmit’in dünyasını bize sunuyor. Oyunun sonunda “helal olsun, Dirmit” dedik, “bu düzene dayanmak adına denediğin her şey için, kendi yarattığın dünyanı ne zaman yıkmaya çalışsalar başka bir eylemle yine güzelleştirdiğin için. Sen hep söylediğin şarkılarla, sakladığın kitaplarla, ettiğin danslarla 'bi’ iyi, bi’ iyi ol', tamam mı?" Hakan Emre Ünal’ın yönetmenliğini konuşturduğu tek kişilik bu dev performansın son gösterimlerini lütfen kaçırmayın. Dirmit’i bir sezon daha bekletmek yazık olur.

Antabus  
Seray Şahiner’in kaleme aldığı, üçünü sayfa haberlerinden tanıdığımız Leyla Taşçı’nın hikayesi, Nihal Yalçın’ın muhteşem oyunculuğuyla sahnede. Geçen sezonun en konuşulan, ödülleri ve alkışları toplayan bu oyununu izlemekte biraz geciktim ve izledikten sonra da geç kalmışlığıma pişman oldum. Her sezon en az bir kez izlenilecek güzellikte ve değerde. Üçüncü sayfayı açıp karşımıza çıkan bilindik bir hikaye, kendini acındırmadan anlatıyor, bize de alışmışlığımızı ve kayıtsızlığımızı sorgulatıyor. Leyla’nın sarhoş kocasıyla, vurdumduymaz ailesiyle ve canı kadar sevdiği çocuklarıyla verdiği hayat mücadelesi üzerinden günümüzün en sıcak konularından kadına şiddeti bu kez sahnede izlemek çok daha dokunaklıydı. Bu tarz hikayelere izleyici durumumuz devam edecek ve maalesef okuduktan sonra sayfayı hep birlikte çevireceğiz. Mayıs ayında son gösterimlerinin birinde yerinizi almanız şiddetle tavsiye.

Sanat, Aysa Prodüksiyon
Dostluğu ve samimiyeti masaya yatıran Sanat, üç usta oyuncu Can Gürzap, Cihan Ünal ve Mutlu Güney’i aynı sahne üzerinde buluşturuyor. Oyunun çevirisi ve yönetmenliği de önünde hep saygıyla eğildiğim başka bir ustaya, Gencay Gürün’e ait. Beyaz bir tablo ile başlayan arkadaşlık kavramı, dürüstlükle birlikte özenle irdeleniyor. Şu hayatta belirli bir yaşa gelmişsek, en çok sarılmamız gereken kişler arkadaşlarımızdır. Arkadaşlığımızı da kale gibi dimdik ayakta tutmaya çalışmalı ve en ufak bir darbeye uğramasına izin vermemeliyiz. Şan ve para geçici, dostluk bakidir sonuçta. Her ne kadar oyuncuların enerjisi biraz düşük olsa da, yine de böylesine üç ismi bir arada görebileceğimiz bu nadir şansı sonuna kadar değerlendirmek ve özellikle Can Gürzap’ın sahnedeki karizmasına yeniden hayran olmak çok güzeldi.

Bir Yaz Gecesi Rüyası 
 Nisan ayını oldukça farklı yorumlanan bir Shakespeare oyunuyla açıp, alışılmışın dışında sahnelenen başka bir Shakespeare oyunuyla kapattım. Shakespeare’in en bildiğimiz oyunu Bir Yaz Gecesi Rüyası, kırmızı perdelerle, takım elbiseli ve beyaz yakalı karakterlerle, trapezdeki dansçılarla bambaşka bir oyun halini almış. Severek izlediğimiz Sezai Aydın, Levent Üzümcü ve Neslihan Yeldan’ın da yer aldığı kalabalık oyuncu kadrosuyla yapılan bu farklı yorum, oyunun konusundan ve hikayenin eğlenceli kovalamacasından bizi biraz uzaklaştırmış. Bildiğimiz oyunu değil de, aslından esinlenerek yazılan başka bir oyunu izliyor gibiydik. Kırmızı uzun bez şeritlerle yaratılan dekor, kimi zaman bir orman, kimi zaman da koca bir çınar oldu ve böylece bana göre oyunun etkileyici tek öğesiydi. Alexandr Popovski’nin yönetmenliğinde bir zamanlar Şehir Tiyatroları’nda kendinden söz ettiren bu oyunu, farklı bir yorum olarak izleyebilirsiniz ama ne derece beklentinizi karşılar pek emin olamadım.

Two Turkish Tenors, Krema Production
İkinci kez izlediğim Two Turkish Tenors, içinde tiyatroyu, doğaçlamayı, tabi ki müziği ve bilimum birçok sahne sanatlarını barındıran ve kulaklarımızın pasını silen her şey dahil bir performans harikası! Projenin sahibi ve yönetmeni Atılgan Gümüş, üniversiteden beri ev arkadaşı olan ve sayılı başarılara imza atan tenor Cenk Bıyık’ı da sahneye almış, bir duello ile bize seslerini ve marifetlerini konuşturmuş. Orçun Kaptan da, gösteri boyunca en hassas olduğum konuya parmak basarak Türkçe şarkılar ve uyarlamaların da repertuara dahil edilmesini sağlamış. Dünyaca ünlü operaların yanı sıra Kızıl Ordu Korosu’ndan, Frank Sinatra’ya, James Dean’e kadar müzik tarihine imzasını atan tüm büyük isimler de sahnede bizimleydi. Dans gösterileri, atışmalarla dolu bir kabare havası da cabası. Neşat Ertaş gibi büyük ustalara saygı duyarken ilk perdenin sonunda yaşadığımız duygu selini asla unutamayacağım. Seyirci olarak sahnedeki coşkumuzu görünce “yine de bir umut var demektir” diye geçirdim. Müziğin ağırlıkta olduğu, içinden tiyatro geçen bu performansı izlemek çok keyifli ve siz de bu keyiften sezon bitmeden mutlaka nasiplenin.

Romeo ve Juliet, Devlet Tiyatrosu
Bugüne kadar izlediğim Shakespeare oyunlarına olabilecek en farklı yorum İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan. Bulgar yönetmen Dejan Projkovski, bu ölümsüz aşk hikayesini dekorla değil içi su dolu bir sahnede anlatmayı seçmiş. İki perde boyunca oyuncular suyun içinde rollerini icra ederken, Romeo ve Juliet’in aşkı da suyun berraklığıyla dile geliyor. Aşkın doruğa çıktığı anlarda, bu aşkın şahitleri de suyla destek oluyor. Suyun içinde başlayan, kavga sahnelerinde şiddetlenen ve yine suda biten Romeo ve Juliet, hiç bu kadar ıslak olmamıştı! Suyla gelen bu yorumun genel olarak oyuna ne kadar hizmet ettiğini sorguladım ama yine de iyi ki izlemişim dedim. Belki bazı sahnelere suyu bu kadar şiddetle dahil etmeselerdi, çok daha iyi olurdu ve en azından ön sıralarda oturan bizler de bu kadar ıslanmazdık. Önümüzdeki sezonda yeniden sahnelenirse, izlerken Romeo ve Juliet’i canlandıran Atakan Akarsu ile Damla Ece Dereli’nin performansına benim gibi şapka çıkaracağınızdan eminim.

Kul, Toy Istanbul 
Seray Şahiner’in en son ve en sevdiğim romanı Kul’u bir solukta okuyup keşke Antabus gibi bu da sahnelense diye düşünürken, sezonun müjdesi Toy İstanbul’dan geldi. Mercan Hanım’ın koca hasreti ve çocuk özlemi, sahneye Mert Öner’in yönetmenliğinde taşınmış. Oyunun metni de yine Seray Şahiner’e ait ve en az roman kadar karakterin tüm travma ve takıntılarını sahnede bize anlatıyor. Dekor, hem bodrum katta tavana denk pencereyle dünyaya bağlanmaya çalıştığı tek göz odasını hem de merdiven temizliğinden ibaret hayatını aktarmada başarılı. Ancak, Mercan Hanım’a hayat veren Dolunay Soysert’in şehirli bir kadın havası, karekteri inandırıcılıktan maalesef uzaklaştırmış. Karakterin, biraz daha oturması en azından bize kenar mahallenin çaresiz, fallara bel bağlayan cahil kadını edasına bürünmesi gerekir diye düşünüyorum.

Balat Monologlar Müzesi, Galata Perform
İlk gösteriminden bu yana üçüncü kez izlediğim Balat Monologlar Müzesi, benim için yine en ömre bedel bir seyir deneyimi oldu. Bildiğimiz oyun formatlarından çok uzakta, aynı anda toplam dokuz oyunun sahnelendiği, mekan olarak da bir tiyatro salonu değil Yuvakimyon Kız Ortaokulu’nun eşsiz ortamında öğrencilerin sıralarına oturduğumuz bambaşka bir tiyatro! Lisenin her sınıfında bir oyun, Balat’ta geçen hikayeler ve bu hikayeleri bizlere anlatan oyuncular… Oyunlar dört tur halinde sahnelenirken, listeye göre sırayla sınıflara konuk oluyor, zil çalınca da bir sonraki oyunu izlemek üzere yan veya karşı sınıfa geçiyoruz. Her oyunun sonunda da içimiz burkularak veya yüzümüzde tatlı tebessümle o sınıftan ayrılıyoruz. Hikayeler sağlam, metinler güçlü ve oyuncular da inanılmaz başarılı. İlk ziyaretimde Small, Sakıncalı Komşu, Her Şey Bitmiştir Artık, Balat’ın Sırrı, Fiyaka, Modern Zamanlarda Maria Palelogina oyunlarıyla kendimden geçtim, bu gidişimde de Monolog Kutusu ve Kraliçe Mab’ın Baklavası’nı izlerken aynı his ve duyguları yaşadım. Bu sezonun en ama en “mutlaka” diyeceğim projelerinden Balat Monologlar Müzesi’nin mayıs ayında ziyaretçisi olmak için acele edin.

Nisan ayını da, izlemediğim oyunları kovalayarak geçirdim ve mayıs ayında ise son gösterimler için hazırlığımı çoktan yaptım. Sezonu hangi oyunla kapatacağım şimdiden belli sayılır. Bakalım, nasıl bir sezon kapanışı olacak? Önümüzdeki ay görüşmek dileğiyle!
Yorum Yap

6 Nisan 2018 Cuma

Tiyatro Günlüğüm: Mart 2018

Bahar ayının bereketi, mart ayında izlediğim oyunlara yansıdı. Son dakika sürpriziyle izlediklerim kadar, haftalar öncesinden bilet almak için pusuya yattığım oyunlarla, izlemesi ve alkışlaması keyifli bir ay geçirdim.

İşte, bahar gibi içimi açan ve listemde 'iyi ki izlemişim' diye işaretlediklerimin de yer aldığı "Mart Oyun* Günlüğüm":
*Oyunlar, izleme sırasına göre listelemiştir.

Kafkas Tebeşir Dairesi, Tiyatro Adam 
Bu sezon, Tiyatro Adam oyunlarında açılışı biraz geç yaptım ama neyse ki, güç olmadı. Bertol Brecht’in klasiklerinden Kafkas Tebeşir Dairesi’ne, Tiyatro Adam farklı bir yorum getirmiş. Birçok eleştirinin aksine, hem yorumlarını hem de oyunculuklarını beğendiğimi söyleyebilirim. İki perde boyunca, danslarla, şarkılarla ve sadece plastik bidonlardan yapılan maskelerle oyunu oldukça hareketlendirmişler. “Çocuğu doğuran mı yoksa büyüten mi annedir?” sorusuna hep birlikte cevap verirken Gökhan Azlağ’ın performansına ve oyunu neredeyse tek başına sırtlanıp sonuna kadar bizi izlettirmesine hayran kaldık. Yalnızca, oyunun iki perde olması düşündürdü. İkinci perdede hakimin baktığı dava sayısını indirerek tek perdeyle az ve öz bir oyun olarak sahnelenebilirdi. Yine de, sezonda listenizde bir Tiyatro Adam oyunu olsun derseniz, bu Daire’nin içinde yerinizi alın.

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne
Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne’nin tıpkı diğerleri gibi bu sezonun en sevilesi oyunlarından biri. Volkan Çıkıntoğlu, zekice bir metin yazmış, yetmemiş yanına Hakan Emre Ünal’ı ve Doğu Can’ı da alarak bize eğlenceli bir oyun şöleni yaşatmış. Sezonun yüzümüzü güldüren bu zeki işinde “ben kimim” sorusunun cevabını aramaya koyuluyoruz. Cevabımızın izini sürerken bir çıkış yolu bulacağımızdan çok emin değiliz ancak rüyalarda bile görüşmek istemeyeceğimiz üç bilinçaltı insanını izlerken o kadar çok eğleniyoruz ki, değil sorunun cevabı, kendisi bile aklımıza gelmiyor. Bu sezonda izlediğim en komik, dahiyane ve keyifli oyunlardan biriydi. Siz de bu oyuna lütfen ve lütfen seyirci kalın, benden daha çok eğleneceğinize eminim. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kızgın Damdaki Kedi, Mam’art Tiyatro 
Tenessee Williams’ın sevdiğim bu eserini, Mam’art Tiyatro güçlü bir oyuncu kadrosuyla sahneye taşımış. Aile kavramıyla çıkarların çatışmasının bir sonucu olarak, evin reisinin doğum günü kutlaması, amacından çok farklı yerlere ve hatta bir felakete doğru sürükleniyor. Ayten Uncuoğlu, Ünal Silver gibi ustalarla birlikte Sezin Akbaşoğulları ve Tuğrul Tülek’in başarılı performansını izledik. Ancak, Mam’art Tiyatro, uyarlama konusunda bu sezonda da beklentimi karşılamaktan çok uzaktı. Diğer sezonlara göre, metnin çevirisi biraz daha iyi olmasına rağmen, Kızgın Damdaki Kedi’nin hiçbir duygu ve düşüncesini seyirci olarak üzerimize alamadık. 75 dakika boyunca sadece olaylar ve tartışmalar nasıl sonuçlanacak diye izledik.

Terör, Bakırköy Belediye Tiyatroları 
Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Terör ile biz tiyatroseverleri bu kez bir duruşmaya çağırıyor. Ferdinand von Schirach’ın yazdığı bu davada seyirci değil, jüri olarak görev alıyor; başarılı oyuncularla birlikte bir insanın hayatının başka bir insana tercih edilip edilmeyeceğini yargılıyoruz. Önce olayın ayrıntılarını öğreniyor, sonra salondaki (sahnedeki) herkesi teker teker dinliyor ve jüri olarak biz seyirciler davayı karara bağlıyoruz. Dava zor ama işimiz daha zor. Oyun sonunda verilen on beş dakika içinde kararımıza göre elimizdeki suçlu ve suçsuz kartlardan birini sandığa attık. Süre bitince oylar sayıldı ve sonuç hakime hanım tarafından izleyicilerle paylaşıldı. Burak Dur, Çetin Etili, Fidan Tek Koşar, Edip Saner, İlkin Tüfekçi ve Gülce Uğurlu’nun harika performansını, Nurkan Erpulat’ın başarılı yönetmenliğini, Yücel Erten’in temiz Türkçesini ve uyarlamasını alkışlayacağınız bu oyun her tiyatrosever için mutlaka ama mutlaka! (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kanlı Komedya-Caligula, Baba Sahne
Baba Sahne’nin Bir Baba Hamlet’ten sonra biz tiyatroseverlere verdiği diğer bir armağan oldu Kanlı Komedya-Caligula. Stefan Tsanev’in yazdığı oyun, MS 41. yıldan ziyade günümüzün gerçeklerini suratımıza bir tokat gibi çarptı. Oyunu izlerken sinirlerim bozuldu, yaşadığımız günümüz dünyasına içimden çığlık çığlığa ağladım. Biraz metin ve uyarlamada yer yer koptuysam da başarılı oyunculuklarla hızla toparlanıp sonuna kadar büyük bir zevkle izledim. Ahmet Saraçoğlu ve Levent Öktem’in başarısını zaten biliyoruz ve bu oyunda da aynı çizgide devam ettiler. Ecem Üstündağ’ın muhteşem performansını büyük harflerle yazmak, defalarca altını çizmek gerek. Dilsiz bir kadını canlandırdı, tek kelime konuşmadı ama dünyaları oynadı. Pınar Coşkun’un sahnede resmen gerçek bir atın dört nala gittiğini gördüğüm dansı, hala gözümün önünde ve hayranlıkla izliyorum. Baba Sahne’nin iyi işlerine bir artı daha koymak isterseniz Ragıp Yavuz'un başarıyla yönettiği Kanlı Komedya-Caligula mutlaka listenizde olsun.

Akşam Yemeği, Semaver Kumpanya 
Semaver Kumpanya bu sezon bizi şık ve iyi bir Akşam Yemeği’ne davet ediyor. Sayesinde Herman Koch’un en sevdiğimiz eseriyle sahnede yeniden buluşurken, aile kavramını da başarılı oyuncularla birlikte sorguluyoruz. İki aile, 15 yaşındaki çocuklarının sebepsiz cinayetinin bir şekilde kurbanı oluyor ve bu çocuklar için de bir karar vermek durumunda kalıyor. Serge ve Paul kardeşler, bir yandan çocuklarının neden olduğu felaketle sınanırken, bir yandan da travmalarıyla yüzleşiyor. Akşam Yemeği, Kees Prins tarafından uyarlanmış. Can Çelebi’nin temiz Türkçesiyle de sahneye taşınmış. Yönetmen Volkan Sarıöz’ün de iyi bir rejile bizi böyle bir masada buluşturmasına şapka çıkardık. Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sezin Bozacı ve Şebnem Hassanisoughi’nin oyunculukları ise, sahne zeminindeki aydınlatmadan çok daha parlak, çok daha ışıl ışıldı. Süresinin uzunluğu biraz soru işaretleri bıraksa da, başarıyla sahnelenmesi, dekoru ve oyunculuklarıyla başka bir Semaver Kumpanya klasiğini kaçırmayın! (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Ailemizin En Güzel Sırrı, Galata Perform 
Galata Perform’un bu sezon sahnelediği yeni oyunlarına Ailemizin En Güzel Sırrı ile noktayı koymuş oldum. Can Özden’in yazdığı oyunda banyoda ölü bulunan bir baba ve onun karşısında bir bakıma evlere şenlik diyebileceğimiz anne ve iki çocuk var. Olaylar, babanın ölümüne ilişkin sorularla başlıyor, travmalarla sona eriyor. Zaman zaman monolog ve çoğunlukla diyaloglarla bir aile yapısının röntgeni çekilirken biz izleyiciler de örneklerini kendi ve çevremizdeki ailelerde fazlasıyla görüyoruz. Güner Özkul, Pınar Göktaş ve Burak Küçükosman, iyi bir üçlü oluşturarak, oyunu sonuna kadar izlettiriyor. Sadece, merak ve heyecanın biraz daha üst seviyede olmasını beklerdik böylece oyun bizi de daha fazla içine alabilirdi. Yine de, Galata Perform’un yetiştirdiği yazarları alkışlamak için bu oyun da kesinlikle izlenmeli.

Bütün Çılgınlar Sever Beni, Moda Sahnesi 
Beş sezon boyunca tiyatroseverlerin yüzünü güldüren Bütün Çılgınlar Sever Beni, 201. oyunuyla beni de çok mutlu etti. Mert Fırat, Öznur Serçeler ve Volkan Yosunlu’nun oyuncu kadrosunda olması, bu kadar çok ilginin sebebi. Birlikte uyumlu ve izlemesi eğlenceli bir oyunculuk sergiledikleri, bir gerçek. Aile, ilişkiler, evlilik, sadakat, arkadaşlık gibi konuları çok fazla derine inmeden sorguluyor ve bir saati aşkın bir süre kahkahası bol, seyri keyifli bir deneyim yaşıyorsunuz. Bilet bulma konusunda ne kadar başarılı olursunuz bilemem ama şirin bir oyunla kafanızı dağıtmak, herkesten ve her şeyden kısa bir süre olsa da uzaklaşmak isterseniz bu oyun etkisi kanıtlanmış bir ilaç gibi gelecek.

Çiğdem Erken’le Sahneden Aşk Şarkıları, ENKA Kültür Sanat 
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde bu yıl da geleneği bozmadım, Çiğdem Erken’le Sahneden Aşk Şarkıları’nda yerimi aldım. Ecem Uzun'dan, Hatice Aslan’a, Tilbe Saran’dan, Levent Ülgen, Devrim Yakut, Tuğrul Tülek, Celil Nalçakan’a kadar ünlü isimler sahnede ünlü oyunlardan ve müzikallerden şarkılar söyledi ve #tiyatroyaözgürlük temennisinin altını çizdi. Kapanışını da hep beraber, tiyatronun marşı olarak ilan ettiğimiz Lüküs Hayat’la yaptık. Salondan ayrılırken kulağımda en çok Levent Ülgen’in Damdaki Kemancı müzikalinden “Ah Bir Zengin Olsam” ve Tuğrul Tülek’in Batı Yakasının Hikayesi’nden seslendirdiği iki şarkı kaldı. Dünya Tiyatro Günü’ne de bundan güzel bir kutlama yakışamazdı. Şimdiden, önümüzdeki yıl kimlerle ve nasıl bir kutlama yapacağımı merak etmeye başladım.

Mart ayını güzel oyunlarla geçirirken, aynı his ve duyguları şimdiden nisan ayı oyun listemle yaşamaya başladım bile. Yeni bir ay, yeni alkışlara gebe. Bakalım nasıl bir deneyim beni bekliyor. Önümüzdeki ay görüşmek üzere!
Yorum Yap

27 Mart 2018 Salı

Akşam Yemeği: Semaver Kumpanya'dan Şık ve İyi Bir Davet

Bu sezon iyi oyun sahneleyen tiyatrolar kervanına, Akşam Yemeği ile Semaver Kumpanya da katılıyor, her sezon olduğu gibi. Herman Koch’un en sevdiğimiz eseriyle sahnede yeniden buluşurken, aile kavramını da başarılı oyuncularla birlikte sorguluyoruz.

Akşam Yemeği, Semaver Kumpanya’nın bu sezonun biz tiyatroseverlere yaptığı bir güzellik. İlk olarak 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde beğenimize sunulmuştu, o gün bugündür iyi bir uyarlamayı ve başarılı oyuncuları alkışlıyoruz. Kitabı okuyanlar bilir, çocukları cinayet işleyen iki kardeşin hesaplaşması, çatışması ve kararları vardır. Bir ailenin başına gelebilecek en kötü durumlardan biri, içinden çıkılamayan ikilem, Serge ve Paul kardeşlerin bir araya geldiği yemek masasında yaşanıyor. İki aile, 15 yaşındaki çocuklarının sebepsiz cinayetinin bir şekilde kurbanı oluyor ve bu çocuklar için de bir karar vermek durumunda kalıyor.

İki aile, şık bir akşam yemeğinde çocuklarının neden olduğu bir felaketle sınanırken iki kardeş de travmalarıyla yüzleşiyor. Yemek tercihlerinden tutun da masadaki oturuşlarına kadar yaptıkları her şey, iki kardeşin ve eşlerinin karakterini ele veriyor. Yemek ilerledikçe ve siparişler geldikçe, hem olaylar hem de travmalar yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor. Bir taraftan çocuklukları nedeniyle maruz kaldıkları duruma acıyalım mı, sinir mi olalım bilemiyoruz. Kendi değerleriyle yetiştirdikleri çocuklarla, felaketin gerçek müsebbibi yine kendileri olmalarına rağmen; sosyal konforlarından vazgeçmedikleri için çocukların evsiz kadına yaptığı gibi, biz de onları bir an için öldürmek istiyoruz. İzledikçe anlıyoruz ki, bir ailenin çocuklarını yetiştirme tarzı, o çocukların karakterini ve hatta kaderini belirliyor. Herkes ektiğini kendi hayatında olduğu kadar çocuklarında biçiyor. Vicdan ise bir ailenin çocuklarına bırakacağı en önemli miras halini alıyor. Bir aileyi aile yapan, para, mal, mülk, şöhret değildir, inandıklarıdır. Ailenin dürüstlük, saygı ve anlayış gibi gerçek değerleri varsa, bu değerlere sıkı sıkı sarılarak engelleri aşar, yoksa da en ufak bir rüzgarda yaprak gibi düşer. Oyun iki saat boyunca ilerlerken, o kadar çok şeyi sorguladım ki; sadece emin olduğum bir şey vardı, bu ebeveynlerin yerinde olmak istemezdim, zaten kimse istemezdi. Sonunda ben nasıl karar verirdim, bilemiyorum. Gerçi bu durumda vicdan ve evlat arasında sıkışırken nasıl bir karar verilir, verilen karar ne derece doğru olur, ayrı bir sorgulama konusu.

Akşam Yemeği, Herman Koch'un aynı adlı romanından Kees Prins tarafından uyarlanmış. Can Çelebi’nin temiz Türkçesiyle de sahneye taşınmış. Yönetmen Volkan Sarıöz’ün de başarısı önünde hepimiz şapka çıkardık. Harika bir rejiyi, şık bir yemek masasının etrafında buluşturmuş. İzlediğim en uzun oyunlardan biri olmasına rağmen, iki saat boyunca seyirciyi bu kadar gerilimli bir oyunda canlı tutmayı başarabilmiş. Oyun beni o kadar çok içine aldı ki, uzunluğu, başarısının yanında benim için sadece kısa bir yorum olarak kaldı. Ancak uzunluğu konusuna yine de kısaca değinmek gerek. En azından ilk perde biraz daha kısaltılabilirdi böylece salondaki seyirciler sıkıldıklarını veya ara ara oyundan koptuklarını daha az belli ederlerdi. Bizim gibi başka izleyicilerin de, konsantrasyonu bozulmazdı. Yine de, bu haliyle bile alkışlamaya değer. Başak Özdoğan’ın tasarımını üstlendiği dekorun ışıltısı, restoranın tarzını; masanın dizaynı da, çevresindeki çiftlerin ve ilişkilerinin ne kadar kaygan ve her an devrilmeye hazır olduğunu fazlasıyla anlattı.

Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sezin Bozacı ve Şebnem Hassanisoughi’nin oyunculukları ise, sahne zeminindeki aydınlatmadan çok daha parlak, çok daha ışıl ışıldı. Sadık bir Semaver Kumpanya izleyicisi olarak oyuncuların başarısına bir kez daha şahit oldum, yine çok beğendim ve yine çok alkışladım. Bu kadar süre, enerjilerinden ve performanslarından bir şey kaybetmemelerinin, bizi de yaşadıkları tüm duygu ve düşüncelere ortak etmelerinin altını defalarca çizdim. Mustafa Kırantepe’nin  kahkahalara boğan performansını da ayrıca belirtmesem içimde kalır. Sayesinde, bu kadar travmalar içinden su yüzüne çıkıp nefes alabildik.

Akşam Yemeği, uzunluğunu bir kenara bırakacak olursak, başarıyla sahnelenmesi, dekoru ve oyunculuklarıyla başka bir Semaver Kumpanya klasiği. İyi bir roman, iyi bir uyarlama ve iyi oyunculuklarla tiyatro sahnesine taşınırsa, biz oyun tutkunlarına bundan daha güzel bir sezon hediyesi olamaz. O halde, tez zamanda Kocamustafapaşa’nın yolunu tutup, Çevre Tiyatrosu’nun koltuklarında yerimizi almalıyız. İyi bir "akşam yemeği" daveti asla kaçmaz. Şimdiden iyi seyirler!

***Fotoğraflar: Semaver Kumpanya
Yorum Yap

21 Mart 2018 Çarşamba

Terör: İnsan Onuru mu, İnsan Hayatı mı?

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Terör ile biz tiyatroseverleri bu kez bir duruşmaya çağırıyor. Ferdinand von Schirach’ın yazdığı bu davada seyirci değil, jüri olarak görev alıyor; başarılı oyuncularla birlikte bir insanın hayatının başka bir insana tercih edilip edilmeyeceğini yargılıyoruz.

Bu kez tiyatro sahnesi, bir duruşma salonu; bir hakim, bir sanık, bir savcı ve iki tanıkla birlikte önemli bir davayı sonuçlandırmak için toplanmış bulunuyoruz. Önce olayın ayrıntılarını öğrenecek, sonra salondaki (sahnedeki) herkesi teker teker dinleyecek ve jüri olarak biz seyirciler davayı karara bağlayacağız. Dava zor ama işimiz daha zor. Bizim kararımıza göre sanık ya beraat edecek ya da en yüksek cezayı alacak. İlk başta can kulağıyla hakime hanımı dinliyor ve olayı anlamaya çalışıyoruz.

Berlin’den Münih’e giden bir Lufthansa uçağı, 164 yolcusuyla bir terörist tarafından kaçırılmıştır. Teröristin amacı, 70.000 kişinin Almanya-İngiltere futbol maçını izlediği stadyuma uçağı düşürmek ve hem uçaktakileri hem de stadyumdakileri öldürmek.. Uçuşa müdahele etmek üzere eski Binbaşı Lars Koch gönderilmiştir. Terörist uyarı ateşine iki kez olumsuz cevap vermesi sonucuda, çok önemli bir karar vermek durumunda kalır. Ya uçaktaki 164 kişiyi öldürecek, bu durumda 70.000 kişi kurtulacak ya da 70.000 kişinin uçaktakilerle birlikte ölmesini izleyecektir. Emirler açıktır, anayasada kurallar bellidir ancak pilot bir tercih yapar ve kararını uygular. Şimdi ise bu olayın davası görülmekte, insan onurunun irdelendiği bir duruşma gerçekleşmektedir. Tanık olarak pilota dön emrini veren Yarbay Lauterbach’ın ve uçakta eşini kaybeden hemşire Fransizka Meiser’in ifadeleri dinlenir. Ardından Bay Koch’un açıklaması duruşmada yerini alır. Savcı uzun uzun, olayı hem teknik hem de hukuki açıdan incelemesini bizlerle paylaşır. Son olarak da Bay Koch’un avukatı savunmasını yapar ve duruşmayı karara bağlamaya sıra gelir. Her iki tarafın ifadeleri, savcı ve avukatın açıklamaları yapılırken, sahnenin arkasında biz jürinin daha iyi şekilde anlaması için siyah tahtaya gerekli tüm bilgiler, istatistikler, ifadelerin can alıcı noktaları yazılır. Tüm açıklamalar bittikten sonra davaya jürinin kararını vermesi için ara verilir. İşte bizler de on beş dakika içinde kararımıza göre elimizdeki suçlu ve suçsuz kartlardan birini sandığa atarız. Süre bitince oylar sayılır ve sonuç hakime hanım tarafından izleyicilerle paylaşılır.

Dava ilerlerken jüri koltuğundan bir insanın hayatının başka bir hayata tercih edilip edilmeyeceğini, anayasaya veya önceden yazılan kurallara her zaman uyulup uyulmayacağını, vicdanın birçok prensip ve yönetmelikten çok daha önde gelip gelmediğini ve vicdanımızın sesini dinleyince yaptığımızın etik olup olmadığını sorguladık. Bir insanın yaşamına son verirken o insanın ve bir bakıma ailesinin ve kendisinin bundan sonraki hayatına da son veriliyor ancak bazı durumlarda binlerce insanın da bundan sonraki hayatı onlara geri bağışlanmış olunabiliyor. Değerlerimiz, kime göre, neye göre değerli veya değersiz; olasılıklara göre hareket etmeli mi, sonra o bir ihtimal, felaketimiz mi yoksa kurtuluşumuz mu olur? Yüz dakikalık oyun boyunca o kadar çok şeyi sordum, cevabını bulmaya çalıştım ki, düşüncelerimden yorgun düşmüş olarak duruşma salonundan ayrıldım. Sandığa attığım kararın doğru olduğuna inanıyorum ancak yine de, ertesi sabah uyandığımda “acaba kararım doğru muydu?’ diye düşünüyordum. 

Terör aynı zamanda hukukçu olan Ferdinand von Schirach tarafından kaleme alınmış. Zaten metne bakınca hukuk diline ve dünyasına hakim biri olduğunu anlamamak mümkün değil. Metnin çevirisi bir Yücel Erten harikası. Bugüne kadar çevirdiği ve benim de Türkçesine hayran olduğum oyunları düşününce bu oyunda da yanılmayacağımı biliyordum, öyle de oldu. Nurkan Erpulat, yönetmen olarak oyunu kendimizi gerçek bir duruşma salonunda hissettirecek kadar başarıyla ve doğru bir rejiyle sahneye koymuş.
Oyuncular Burak Dur, Çetin Etili, Fidan Tek Koşar, Edip Saner, İlkin Tüfekçi ve Gülce Uğurlu’nun performansı, canlandırdıkları karaktere göre tam da olması gibi, eksik bir yan yok, abartıya kaçan bir durum hiç yok. Fidan Tek Koşar, Alman mahkemesinden izinli gelmiş hakim gibi inandırcıydı, İlkin Tüfekçi ise Franziska’nın acısını bize de yaşattı. Özellikle, Gülce Uğurlu’nun soğuk, hiçbir duyguyu dışa vurmayan ifadesiz tavrıyla tipik bir savcıyı canlandırmasını büyük bir dikkatle izledim. Kerem Çetinel’in siyah zeminde tebeşirle yarattığı ve siyah panoyla oyuna sahnelenirken yeni bir dekor kazandırdığı tasarımı oldukça etkileyiciydi.


Teröryine BBT ve yine iyi iş” dedirten, bize de seyirci olarak oyun izlemek dışında önemli bir sorumluluk veren, çıkan sonuca göre başta insan onuru olmak üzere birçok kavramı tekrar tekrar sorgulatan başarılı bir oyun. Sezonun bitmesine üç ay kalmışken, listenizde bu oyuna lütfen öncelik verin. Sonra, benim gibi bu önceliği ‘sezonun en iyileri’ listenize de vereceğinizden eminim. İyi seyirler!

*NOT: Terör
’le ilgili teknik bir bilgiyi de paylaşayım. Terör, geçen sezondan bu yana Yücel Erten’in yönetmenliğinde Sahne Ankara tarafından da sahneleniyor. Bugüne kadar Almanya’da 40, Avusturya’da 4, İsviçre’de 3, Japonya’da 2, Danimarka, Slovenya, Macaristan, Amerika, İsrail ve Venezuella’da 1 tiyatroda oynanmış. Türkiye de dahil olmak üzere tüm bu ülkelerde 434.742 izleyici jüri koltuğunda oyunu kullanmış. Sonuçlarla ilgili detaylı bilgiyi kendi sitelerinden görebilirsiniz: http://terror.theater/en

***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle...



Yorum Yap

19 Mart 2018 Pazartesi

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz: Ben Kimim Sorusuna Eğlenceli Bir Yanıt

Seyyar Sahne, benim için tüm sezonların en iyi üç tiyatro grubundan biri olmuştur. Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz ile bu sezonda sadece yerini değil, Volkan Çıkıntoğlu’nun dahiyane kalemi, kendisinin yanında Hakan Emre Ünal ve Doğu Can’ın oyunculuğuyla alkışımızı da garantiliyor.


Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz, Seyyar Sahne’nin tıpkı diğerleri gibi bu sezonun en sevilesi oyunlarından biri. Volkan Çıkıntoğlu, zekice bir metin yazmış, yetmemiş yanına Hakan Emre Ünal’ı ve Doğu Can’ı da alarak bize eğlenceli bir oyun şöleni yaşatmış. Nasıl’ını anlamak için gelin hep birlikte oyunu, metin ve oyunculuklar olarak iki ana gruba ayıralım sonra da beğenimizi masaya yatıralım.

Işıklar yanıyor, sahnede beyazlar içinde üç erkek başlıyor konuşmaya, biri sevgilisiyle, biri patronuyla, biri de ablasıyla. Planlarına göre her şey çok güzel olacak, ya muradına ya da terfisine erecekler diye beklerken bir bakıyoruz ki, hepsi sanki bir yere, ölmek üzere olan adamın bilinçaltına ışınlanmışlar. Sonrası ise tam bir sorgulama silsilesi. 'Ben kimim?' diye başlıyor, sorularının cevabını bulamadan bambaşka yerlere sürükleniyorlar. Aslında aynı kişiler derken, ayrı dünyanın insanlarının bir özetini bize geçiyorlar. İnançlar, hayaller, gerçekler, bir de üstüne edebiyat ekleniyor ve biz bu arap saçı hallerinden, ‘ben kimim, sen kimsin’ sorularından başlayarak, kafamızda tuhaf sorularla nasibimizi alıyoruz. Aslında üç insan nevi şahsına münhasır gibi görünse de, şu hayattaki genel insan manzalarından bir demet sunuluyor. Hayalleri için işini ve gemilerini yakan da biziz, her sabah gün doğmadan yola koyulup otobüslerde cama yapışarak işe giden de, cinsel kimliğini açıklamaya korkan da, belki şimdi bir baltaya sap olamasak da ileride bir işi kotarmak için umudu olan da biziz. Bu noktada ‘ben kimim’ sorusunun da bir önemi kalmıyor. Ölüm kavramını değil de şimdi ne yapıyorsun’u sorgulatmak amaç sanki. Hayat geçiyor, kuşlar uçuyor ama bizim de ömrümüz geçiyor, değerini bilmek, ona iyi bakmak gerek. Bu bilinçaltı insanlar, onların düşünceleri, değerleri bizim kafamızın içinde de az dönmüyor hani. Belki sadece birini belki çok daha fazlasını yaşattığımız en az kırk gol atabilecek güçteki bu üç insanın bize anlatmak istediklerinin altını çizerek bir kenara yazmak ödevimiz olmalı. Sonra bu insanlarla rüyalarda buluşamayacağımıza göre notlarımıza dönüp dönüp bakarak içselleştirmek en önemli iş. Bu arada o meşrutiyet, bildiğimiz bir meşrutiyet değil ama bir meşrutiyet sonuçta. (Nasıl yani? diye sorduğunuzu duyar gibiyim ama oyunu izleyince ne dediğimi anlayacaksınız.)


Oyunu izlerken, Volkan Çıkıntoğlu, kalemiyle kendine hayran bırakıyor. İlk olarak Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’nde okuması yapılan oyun, keşke sahnelerde olsa ısrarlarına Mart 2017’den beri olumlu cevabını veriyor. Metin o zamandan bu zamana kadar doğaçlamalarla, yeni diyaloglarla büyümüş, serpilmiş, izlemesi keyifli bu son halini almış. Bu kadar klişe sözlerle, bu kadar ince esprilerle ortaya, mizah ve zekanın eşsiz birlikteliği çıkmış. Edebiyatın da içinde olmasıyla, Kafka, Tolstoy, Dostoyevski arasındaki kıyasıya çarpışmayla oyunun zekası da parlatılmış. Ne diyeyim, Volkan Çıkıntoğlu bence zaman kaybetmesin, yeni oyunlarla da tekrar karşımızda olsun! (Balat Monologlar Müzesi için yazdığı Balat’ın Sırrı oyunla da yetinmeyiz.) Seyyar Sahne’nin birçok oyunundan tanıdığımız Celal Mordeniz’in yönetmen olarak başarısını belirtmek gerek çünkü herhangi bir dekor olmadan tek kollu üç demir sandalyeyle bizi iyi bir oyun seyretme zevkinden mahrum bırakmamış.


Oyunculara gelince Volkan Çıkıntoğlu, Hakan Emre Ünal ve Doğu Can, sahnenin üç silahşörü olarak harika bir iş çıkarmış. Her biri bambaşka dünyaların insanını canlandırsa da, uyumları ve performansları bir oyunun başına gelebilecek en güzel şey. Hakan Emre Ünal’ı zaten diğer oyunlarından çok iyi biliyordum, burada da başarısını temize çektim. Volkan Çıkıntoğlu, yazmadaki başarısını oyunculuğuyla katlarken, Doğu Can’ı da ilk defa izledim ve Seyyar Sahne yapımı tek kişilik stand-up gösterisi “2. Sezon, 1. Bölüm”de yerimi almayı planlarıma dahil ettim.

Bir Meşrutiyet Faciası yahut Gündüzlerimiz hakkında söylenecek çok şey var, keyfi kaçmasın diye anlatmamak için zor tutuyorum. Ancak siz, iyi bir metni ve üç başarılı oyuncuyu izlemek için kendinizi zor tutmayın, en kısa zamanda planınızı yapın. Sezonun yüzümüzü güldüren bu zeki işinde “ben kimim” sorusunun cevabını aramaya koyulun. Cevabınızın izini sürerken bir çıkış yolu bulacak mısınız veya kaybolacak mısınız, bilmem ama çok eğleneceğiniz kesin. Şimdiden iyi seyirler!


***Fotoğraflar: Volkan Erkan
Yorum Yap