daimatiyatro@gmail.com

11 Ocak 2017 Çarşamba

ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları'na Gelin çünkü #Tiyatroİyileştirir

Ülke olarak zor dönemlerden geçtiğimiz şu günlerde tiyatroya sarılmak ve oyunlara tutunmak zamanıdır şimdi. Bu nedenle, 24 Ocak tarihinde perdelerini açacak ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları’nda toplam 13 oyunla tiyatronun iyileştirici gücüne bir kez daha tanık olacağız.

Bir tiyatro delisi olarak, yılın en heyecanla beklediğim organizasyonu gelmek üzere. ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 24 Ocak-28 Mart tarihleri arasında yine sezonun en iyilerini sahnede buluşturuyor ve yine üç ay boyunca zevkle “oyuna gelmemizi” sağlıyor. Zaten böyle bir dönemde biz tiyatroseverler için bundan daha iyi bir terapi fırsatı olmaz, ruhumuzun acısını daha başkası dindiremez.

İşte bu sebeple, alkışlarımızı bekleyen oyunlar ve oyuncular:


ENKA Kültür Sanat, sezonun açılışını 24 Ocak'ta ‘eğer Semaver Kumpanya sahneliyorsa, o oyun iyidir’ tezimi boşa çıkarmayan İçerdekiler oyunuyla yapıyor. Mustafa Kırantepe, Serkan Keskin ve Nihal Yalçın, “elde etmek isteyen zalimleşir” fikrini yeniden doğrulayacak. Ertesi gün de Oyun Atölyesi en yeni oyunu Kundakçı ile sahneye misafir olacak. Geçtiğimiz yılın en iddiali 10 oyunundan biri olarak gösterilen bu oyunu ve zengin oyuncu kadrosunu izlerken çok eğleneceğiz. Takvimler 26 Ocak’ı gösterdiğinde, Sarı Sandalye’nin O/Hakkari’de Bir Mevsim’ini alkışlayacağız. Geçen yıl İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yaptı, o gün bugündür yeniden sahnelerde olması merakla bekleniyor ve heyecanla izleniyor. 31 Ocak tarihini bir kenara not edin, kimselere söz vermeyin ve ne yapıp edin İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? oyununa gelin. Tiyatro Adam’ın yine tarzını konuşturduğu bu oyun, sezonun en’lerinden ve mutlaka’larından. (İzlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)


Şubat ayının soğuğuna, yine tiyatroyla katlanacak, oyunlarla içimizi ısıtacağız. İlk adımı, Bo Sahne, 1 Şubat’ta, Uşak, Kral ve Ötekiler'le atacak. Köksal Engür ve Merve Engin’in usta oyunculuğunu izlerken, oyundaki birçok bölüm size fazlasıyla tanıdık ve ders alınası gelecek. Ertesi gün ise genç yeteneklerle dolu Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nün sahnelediği Düğün oyununu izlemek ve bir varoluş kaygısına ortak olmak için salonda yerimiz alacağız. 7 Şubat demek, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun Gülünç Karanlık oyunu için sahnede olması demektir. Adı üstünde gülünç hale gelen bir yolculuğa çıkacak, Batı’nın demokrasi ve medeniyet anla(ma)yışını yeniden sorgulayacağız. 


14 Şubat Sevgililer Günü’ne içinizi ısıtacak sevgi dolu bir oyun yakışır. Tiyatro Pera’nın Vanya, Sonya, Maşa ve Spike’ını izleyip Çehov’un oyunlarına kısa bir saygı duruşunda bulunun. Ve lütfen, Tilbe Saran, Nesrin Kazankaya, Başak Meşe ve özellikle Şerif Erol’u benim için de bir kez daha ayakta alkışlayın. (İzlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) 23 Şubat’ı şimdiden iple çekmeye başladım çünkü sezonun en merak edilenlerinden Kozalar ve oyuncuları Demet Evgar, Binnur Kaya ve Esra Dermancıoğlu var. Bir de soruları olacakmış: “Yaşamdan kaçarak yaşanan şeyin yaşam olduğunu kim söyleyebilir ki?” Bakalım, cevabını hep birlikte verebilecek miyiz… Hayal Perdesi, 28 Şubat’ta bizi insanların hitiyaçlarına karşın dünya gerçeklerini sorgulattığı bir yolculuğa çıkaracak. İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, dahi yönetmen Aleksandar Popovski’nin yönetmenliğinde sahnede yerini alacak. O zaman, sabırsızlıkla beklemek gerek. 

 
Mart ayını da yine tiyatroyla karşılayacağız. 7 Mart’ta Samuel Beckett’in kısa oyunu OYUN'u ve Şahika Tekand’ın yönetmen imzasıyla göz alıcı sahne gösterisini izleyeceğiz, hem de orijinalinden farklı olarak 3 değil 15 oyuncuyla! 13 Mart Pazartesi günü Moda Sahnesi, Boğaz’ı geçecek, Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz'la ilişkileri masaya yatıracak. İşte o zaman, geçerliliğini yitirmeyen bu malum konuyla ilgili neyi bilip neyi bilmediğimizi göreceğiz. ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 21 Mart tarihinde muhteşem bir oyunla final yapacak. Sahnede defalarca seyretmekten asla bıkmayacağım büyük usta Genco Erkal, Tülay Günal’la Güneşin Sofrasında oyunuyla, Nazım Hikmet ve Bertol Brecht’i buluşturacak ve bizlere sazlı sözlü bir tiyatro ziyafeti yaşatacak. Bu iki ismin sahnede yanyana olması bile sizi fazlasıyla heyecanlandırıyor, değil mi? 


ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, sadece oyunlardan ibaret değil; tiyatronun müzikle ortaklığına da imza atacak. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü Çiğdem Erken ve sahneden geçecek aşk şarkılarıyla kutlayacak. Tuğba Ünsal, Gökçe Bahadır, Demet Evgar, Kerem Cem, Hakan Bilgin, Songül Öden, Selçuk Borak ise Çiğdem Erken ve Orkestrası’na eşlik edecek sanatçılardan sadece birkaçı. Son olarak da Tuluğ Tırpan ve Serhat Kılıç, Atlantikli Yıllar’la tiyatro buluşmalarına veda edecek. Atlantikli Yıllar’da Tuluğ Tırpan piyanosuyla, Serhat Kılıç da oyunculuğu ve şarkıcılığıyla bize Ahmet Ertegün’ün hayatını ve müziğini anlatacak. 



Gördüğünüz gibi ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları’yla üç ay boyunca oyunlara ve hatta müziğe doyacağız. Büyük ustaları ayakta alkışlayacak, her oyunda biraz daha iyileşecek ve müziklerle de ruhumuzu besleyeceğiz. O zaman kaybedecek vaktimiz yok, en önde yerimizi almak üzere hazırlıklara başlamak ve biraz sabırsızlanmak biraz da heyecanlanmak gerek, şimdiden! Keyfiniz bol olsun :)

*Programla ilgili detaylı bilgiye www.enkasanat.org adresinden ulaşabilirsiniz.

**Fotoğraflar: ENKA Kültür Sanat

Yorum Yap

16 Aralık 2016 Cuma

Dikkat: Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, Sizi de Çarpabilir!

Her oyun bir iz bırakır ama bazı oyunlar ruhunuza işler. Damardan girer, içinizi oyar, sizi olduğunuz yere çakar ve sonra öylece bırakıp biter. Mek'an Sahne’den Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, tam da böyle bir oyun ve hatta bu tanımın biraz daha ötesinde.

Mek'an Sahne, en az dört yıldır sahnelediği Kadınlar, Aşklar, Şarkılar’ı bu sezon da yine Ahmet Melih Yılmaz’ın muhteşem performansıyla tiyatroseverlere hediye ediyor. Pavyon misali dört sandalye ve birkaç masadan oluşan sahne, damardan şarkılarla karşılıyor izleyenleri. Birazdan her masayı tek tek dolaşacak olan oyuncumuz, hikayeleri anlatmak üzere tüm misafilerin yerleşmesini bekliyor. Sonra geçiyor mikrofonun başına, herkesi selamlıyor ve gerekli uyarısını yapıyor: “Allah aşkınıza kendinizi mekanın koşullarına hapsediniz.

Şimdi sıra masaları turlamada. Her masada kim var, anlatmaya başlıyor. Feleğin çemberinden geçmiş, geçememiş ve kaderin ağlarına öylece takılıp kalmış birtakım insanlar, gecenin kurbanları trans kadınlara, hayattan sonra bir tokat daha atmaya başlıyor. Her sandalyede başka hayat kadını, bildiğimiz hikayelerini karşımızda yeniden temize çekiyor. Onlar anlatıyor, biz dinliyor, dinlerken içimiz oyuluyor. Yeniden anlıyoruz ki, buralara gelmeyi seçmemiş, seçtirilmiş. Anneden, babadan ve her daim sevgiden yoksun, hiç yaşayamadığı çocukluğunu karşısına çıkanlarda aramaya çalışmış, cinsel tercihlerini bastırmış ve sonunda kısa çubuğu çektikleri yaşamda bir damla ışığı bulma umuduyla debelenip durmuşlar... Oysa para değil, tek istedikleri biraz sevgi, saygı, çok aşk ve onları bu bataklıktan çıkaracak sağlam bir el. Ancak, burada her hikaye hüsranla biter, çoğu zaman da kanlı. Önce sever gibi yapılır, sonra da iş bitince fırlatıp atılırlar. Şanslılarsa kefeni yırtıp aynı çarkın içinde dönmeye devam ederler. Şansızlarsa da zaten yapacak başka bir şey kalmamıştır ve dünyadan bir melek daha eksilmiştir. Berbat hikayeleri duyup iğrenç insanları gördükçe bizler, insanlığımızdan utanırız. Değiştirilecek, yapacak başka bir şey yoktur; o insanları içimize almaz, kendi dünyalarında kaderlerine terk ederiz ve bir gün, üçüncü sayfada haberlerini okuyacağımız ihtimali de hep yaşar gider.

Oyunun yazarı Şamil Yılmaz, kalemiyle yarattığı karakterlere ve onların anlattığı hikayelere imzasını atmış. Teoride aynı, pratikte farklı her kadın, yaşadıkları her trajedi özenle işlenmiş. Anlattıkları hikayeler, bizi sarsıyor, yere çakıyor ve bazen de biraz umut tohumlarıyla suyun üstüne çıkarıyor. Bunları yaparken acındırma, Küçük Emrah tarzında boynumuzu bükmece gibi gereksiz taktikler, ajite etmeler ve yapay ifadeler yok. Onun yerine her kahramanın sağlam duruşu, o dünyanın jargonu ve her daim kesilen raconları var. Oyun metni, bir kelime az ne bir kelime fazla, bir o kadar da derin ve her bölümü bıçak gibi keskin. 

Trans kadınlara adanmış böyle bir oyunu yönetmek, karakter geçişlerinin su gibi akmasını sağlamak da görüldüğü gibi o kadar kolay değil. Yönetmen Serdest Vural’ı da en az oyunun yazarı kadar tebrik ve takdir etmek gerek. Dekor, kostüm ve müziklerin de hakkı verilmeli. Sahnedeki dört sandalye, iki masa, masalardan birinin üstünde şişenin dibini görmeye aday bir duble ve yakılıp ciğerlere çekilmeye aday birkaç sigara, bir pavyon havasını vermeye yetiyor bile. Kostümler, küpeden tüylü şala kadar kullanılan tüm aksesuarlar da o dünyanın en gerçek üyeleri. Işık sistemi, ortamı kasvetli boğuk ve dumanaltı yapmaya yetiyor. Ve son olarak da çalınan müzikler, söylenen şarkılar ortamın havasını ikiye katlayacak kadar arabesk, dinlerken karşılıklı bir tek atalım diyeceğimiz kadar damardan. Kısaca dekordan, aksesuarlara müzik sisteminden ışık düzenine kadar her şey özenle yerli yerine oturtulmuş. Hal böyle olunca, bize de Umut Eser, Ayşegül Çaylı ve sahne arkasındaki tüm ekibin eline sağlık demek düşüyor!


Oyunu bu kadar etkileyici yapan ve deyim yerindeyse uçuran kahramanı ise Ahmet Melih Yılmaz. Tek bir kişi, dörtten sonra sayamadığım karakterlere derinden hayat verdi ve her birinin yaşadığı trajedilerin sonucunda onlarla birlikte ruhunu teslim etti. Bir sandalyeden diğer sandalyeye geçtiğinde, bir toka takıp ya da sırtına bir şal alarak yani sadece 10-15 adımdan ve en fazla iki dakikadan sonra işi aynı, hikayesi ve travması ayrı hayat kadınlarının kimliğine o dakika girdi; bizi de onların duygu ve çaresizliğiyle sarıp sarmaladı. Oyunculuğundaki hıza, karakter değişimindeki yaratıcılığa hep birlikte şapka çıkarttık. Sayesinde her hikayenin sonunda da yere çakıldık, kalp çarpıntılarına maruz kaldık. Ancak sanmayın ki, bir saat boyunca bizler de ayrı birer travmatik vaka olduk. Zaman zaman söylediği şarkılarla, dağılan parçalarımızı topladık. Bizlerden de eşlik etmemizi istedi, geri çevirmedik. Yıldız Tilbe’den Ebru Gündeş’e kadar bildiğimiz şarkıcıların o meşhur şarkılarıyla, fantazi ve arabesk müziğine hep birlikte ve bangır bangır bir saygı duruşunda bulunmamız çok iyi oldu. (Şekil 1A: https://www.youtube.com/watch?v=5LAME7WVql0) Aktı akacak gözyaşlarımızla, oyunun akışı gibi inişli çıkışlı ruh halimizle ve içimiz oyulmuş şekilde oyundan çıktık ama olsun böyle bir deneyimi yaşamak insanın başına kim bilir kaç oyunda bir gelir! 

Kadınlar, Aşklar, Şarkılar, her açıdan ve en çok da oyunculuk bakımından beni benden aldı ve dilerim sizler de izlediğinizde aynı duygu ve düşüncelerle oyundan ayrılırsınız. Hatta benim gibi yeniden izleme planları yaparsınız. Biraz kalp çarpıntısı, biraz baş dönmesi ve sersemlik hissi gibi yan etkileri olacak ama endişelenmeyin, bunlar bile size iyi gelecek. İyi seyirler! 


***Oyunla ilgili merakınızı kısa bir tanıtım videosunu izleyerek geçirmek isterseniz sizi böyle alalım: https://www.youtube.com/watch?v=KhwYXfB2EYI
Yorum Yap

14 Aralık 2016 Çarşamba

B Planı Devrede, Kabileler Sahnede!

Bu sezon, yeni bağımsız tiyatro B Planı'na 'hoş geldin' diyor, alkışlarımızın arasına yeniden sahnelemeye başladıkları ödüllü oyunları Kabileler’i dahil ediyoruz.

Sami Berat Marçalı, geçen sezonun sonunda haklarını İkincikat Tiyatro’ya devrederek yeni bir oluşumla tiyatro sahnelere 'merhaba' dedi. Göçebelik iyidir anlayışıyla B Planı’nı harekete geçirdi ve şimdi yoluna geçtiğimiz sezonun en çok konuşulan, birçok adaylığın ve ödülün haklı sahibi Kabileler oyunuyla devam ediyor.


Nina Raine’nin yazdığı Kabileler’in (Tribes) başlangıç noktasını her ailenin bir kabile olduğu düşüncesi oluşturuyor. Perde açılıyor ve anne, baba ve ikisi erkek biri kız olmak üzere üç çocuktan oluşan bir aile karşımızda duruyor. Her kabile gibi bu ailenin de bir lideri (?), farklı bireyleri ve kendi içinde düşman başına bile diyemeyeceğim bir düzeni daha doğrusu düzensizliği var. Bir aile olmanın ve aile bağları kurmanın yolu iletişimden geçer ancak iletişim bu aileyi teğet geçiyor. Aile, zaten herkesin kendi dünyasında yaşadığı, kimsenin birbirini bırakın dinlemeyi duyma zahmetinde bile bulunmadığı kaotik bir ortama sahip. Duyma engelli Tom’un kendisiyle aynı engele sahip kız arkadaşını eve getirmesiyle de artık kendilerini karşısındakine hiç iletemiyor ve sonrasında ipler birer birer kopuyor. Engelin sadece fiziksel bir sorun olduğunu, asıl engeli içimizde demir parmaklıklarla inşa ettiğimizi bu oyunda yeniden öğreniyoruz. Bir dinlemeyi, dinleyip anlamayı, anlayıp saygı gösterebilmeyi öğrenirsek o zaman aile bir anlam kazanacak ve dünya, yaşanabilir bir yer olmanın ilk adımını ailede atmış olacak.


Çoğunlukla sahnedeki masa başında toplanan ailemiz, toplumun mikro örneğini oluşturuyor. Bu ailenin başka örneklerini çevremize hatta çok uzaklara gitmeden kendimize bakarak da görebiliriz. Ötekileştirmeye devam ettikçe ve sadece kendimizden olanları çemberin içine aldıkça daha çok boğulup kendi trajedimizi yaşayacağımızın farkında değiliz. Bu durumu elbette değiştirmek mümkün. Değiştirmek için de ilk adımı aile içinde başlatmak fazlasıyla mümkün. Bunun için olması gereken değerlerle, sevgiyle, anlayışla, dinlemeyle (ki bunun için herkesin illa duyması gerekmiyor) başlayıp takdir etmeyi, teşekkürü de özür dilemeyi de bilmekle devamını getirebiliriz.

Kabileler, geçtiğimiz sezon bu kadar beğenildiyse ve şu anda hala aynı yoğun ilgiyi görüyorsa, ilk alkış yönetmen Sami Berat Marçalı’ya gidiyor demektir. Oyunun dekor ve ışık tasarımında da kendisinin imzası var; kostümlerde de Dilek Tora’nın. Böylesine, uzun ve derin bu oyunu sahneye taşımak zor ve hiçbir eğreti bir unsura yer vermeden sonuna kadar aynı çizgide devam ettirmek de bir o kadar zor ve sonuç oldukça başarılı.


Oyunculuk ise alkış pastasındaki en büyük dilim. İsterseniz size önce geçtiğimiz sezonun ödüllerini sayayım, siz de başarısını tahmin edin (aslında tahmin etmeyin başarısından emin olun):
Afife Tiyatro Ödülleri / 2016: "Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu"
Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri / 2016: "Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu"

Direklerarası Tiyatro Ödülleri / 2016: "Küçük Salon Erkek Oyuncu"
Ekin Yazın Dostları Tiyatro Ödülleri / 2016: "Küçük Salon Erkek Oyuncu"



Tuğçe Altuğ ve Let oyunundan sonra izlediğim Barış Gönenen duyma engeli olup olmadığını seyircilere sorgulatacak kadar sahici ve etkileyiciydi. Baba rolünde Haydar Köyel, anne rolünde Ayşe Lebriz Berkem daha önceki oyunları gibi yine bol yıldızlı bir oyunculuğa sahiptiler. Ağbi rolündeki İbrahim Halaçoğlu da yine gayet başarılı ama ben özellikle Gülce Oral’dan bahsetmek istiyorum. Daha önce Poz oyununda izlemiş ve bu kadar usta oyuncuların arasında performansının haliyle biraz geri planda kaldığını görmüştüm. Ancak burada, oyunculuğu en az on adım önde ve en az diğer oyuncular kadar akılda kalacak derecede iyiydi.

Oyunla ilgili kafamda bir takım acabalar'ım da yok değil. Kabileler, uzun, derin ve bir o kadar da yoğun bir oyun. Ancak bazı yerler de biraz fazla uzun ve derin. Ara ara derinlere inip boğulduğumu hissettiğim bölümler oldu. Acaba biraz silkeleyip sadeleştirmek mümkün olur mu bilemedim ama olursa ne güzel olur diyebilirim. Diğer taraftan en hassas olduğum konu, oyunun çevirisidir ve genel olarak Haydar Köyel, Vibratör’deki hayal kırıklığımın aksine iyi bir iş çıkarmış. Ancak ilk sahnedeki atışmaların yapaylığı ve belirli küfür kelimelerinin her çeviri oyununda olduğu gibi aynı şekilde kullanılması biraz endişelendirse de, oyun ilerledikçe Türkçesi daha anlaşılır ve akıcı hale geldi. Acaba giriş sahnesinin bir kez daha şöyle bir üstünden geçilse, daha ilk dakikadan itibaren oyunun dili de bizi kendisine biraz daha çekmiş olur muydu diye düşünmekteyim.

Kabileler’le ilgili son olarak şunu söyleyebilirim: geçen sezon onlar ödüle, bizler de izlemeye doyamadık. Henüz izleyemeyenlerden ve haliyle alkışlayamayanlardansanız, A, B, C hiç fark etmez, tüm planlarınızı devreye sokun ve en kısa zamanda ön koltuklarda yerinizi alın. İyi seyirler!



***Fotoğraflar: B Planı 

Yorum Yap

6 Aralık 2016 Salı

Vanya, Sonya, Maşa ve Spike: Ailecek Severek İzleyin

Tiyatro Pera, yeni sezonu yeni oyunuyla açanlardan. İlk olarak 20. İstanbul Tiyatro Festivalinde sahneye koydukları Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, bir aile sıcaklığında ve muhteşem oyuncularla Çehov’un izleseydi en az bizler kadar seveceği bir oyun olmuş.

Tiyatro Pera’nın bu sezon yeniler repertuarında Vanya, Sonya, Maşa ve Spike var. Amerikalı Yazar Christopher Durang’ın ödüllü bu eseri, Çehov’un oyunlarına göndermelerle örülü bir aile hikayesine dayanıyor. Pensilvanya’da göl kenarındaki bir evde tıpkı Çehov karakterlerinde olduğu gibi, yalnızlıktan ve kısır döngü hayatlarından sıkılımış Vanya ve üvey kardeşi Sonya var. Yaşamları, çok uzaklarda yaşayan film yıldızı kardeşleri Maşa’nın playboy sevgilisi Spike’la çıkagelmesiyle birden dalgalanıyor. Hesaplaşmalar, çatışmalar, iftiralar ve itiraflar, biraz dedikodu ve biraz da skandallarla oyun iki perde boyunca bizi alıp götürüyor. İnsanın başına gelebilen en güzel şey bir aileye sahip olması ve bir ailenin de çocuklarına vereceği en özel hediye ise kardeşlerdir. Kan bağı değil gönül bağıdır, kardeşliği belirleyen. Bir aile ayakta kalmak istiyorsa en çok değerlerine sahip çıkmalıdır. Hayat bizi farklı yerlere, kardeşleri de farklı tercihlere ve uzak diyarlara savurur ancak sağlam değerleri varsa gün gelir, dağılan her fert bir mıknatıs gibi birbirini çeker ve kenetler. İşte bu nedenlerle insan, oyun boyunca aile sıcaklığını içinde hissediyor ve çıkar çıkmaz önce kardeşlerine sarılası geliyor.


Oyun, ailenin önemi dışında o kadar çok şey anlatıyor ki: her şeyi devletten yani yaşamdan beklememek gerektiğini, bazı şeyleri değiştirmenin ve yön vermenin de sizin elinizde olduğunu, umudun hiç kaybedilmemesini, birden makus talihinizin dönebileceğini, her zaman her şeyin göründüğü kadar basit olmadığı, bilip bilmeden konuşmanın ve yargılamanın işe yaramadığını ve son olarak aşkın da her derdin devası olduğu (her zaman değil belki ama en azından burada aşkın gülümseten yüzünü görüyoruz)... 

Oyuncular isimlerini Çehov’un karakterleri Vanya, Sonya, Maşa ve hatta Kassandra'dan alıyor ancak yazar bunu kör gözüne parmağım gibi oyunlarını direkt kopyala-yapıştır gibi yapmamış. Çehov’un oyunlarını çağrıştıran olaylar ön planda ve oyunun yönetmeni Yücel Erten de o kadar güzel bir şekilde sahneye koymuş ki, Çehov izlese ayakta alkışlardı. Reji çok iyi, oyunun uzunluğuna rağmen sıkmadan bizi sürüklemesi çok iyi ve oyunun kendisi için ne kadar değerli olduğunu bize yansıtması çok çok iyi. Oyunun çevirisi Nesrin Kazankaya’ya ait ve bu konudaki hassasiyetimin burada sükut-u hayale uğramadığını gördüm. Kulaklarımı tırmalayan bazı yerler, bazı ifadeler olsa da genel olarak yapaylıktan uzak oluşunu düşününce bu olumsuzlukların sözü bile edilmiyor.

Oyunu izlemek istememin en büyük nedeni usta oyuncu kadrosuydu ve alkışımın da en büyük nedeni yine bu harika kadro oldu. Sahnede zaten Şerif Erol, Tilbe Saran, Nesrin Kazankaya varsa ve bunlara Başak Meşe ve genç yeteneklerden Doğan Akdoğan ve Gamze İpek eşlik ediyorsa biz tiyatroseverlerin keyfi doruklardadır demektir. Tilbe Saran’ı yıllar sonra yine sahnede görüp özlemimi giderdim, Başak Meşe’nin enerjisine ve canlandırdığı karakterin deli-dolu hallerine güldüm ve en çok da Şerif Erol’u alkışladım. Nasıl, nasıl ve nasıl enfes bir oyunculuktur bu! Daha başka bir şey demiyor ve bu kadar güçlü kadrodan nasibinizi alın diye bitirmek istiyorum. 


Oyunun sahne düzeni de en az konusu kadar dikkati çekiyor. Ailenin evi, her ayrıntısı düşünülerek sahneye yerleştirilmiş. Sonya gibi verandada oturup mavi balıkçıl kuşun gelmesini beklemek, Maşa gibi yukarıya çıkıp biraz dinlenmek, Spike gibi göle doğru yürüyüşe çıkmak isteyeceksiniz. Kassandra’yla mutfağa girmek ister misiniz onu bilemedim :) Sahne dekorunda Başak Özdoğan'ın ve kostümde, özellikle de Sonya’nın mavi tuvaletinde Fatma Öztürk’ün emeğini, izlerken lütfen göz ardı etmeyin.


Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, sizi bir aile gibi saracak eğlenceli bir iki perde sunuyor. Oyunu izlemek için Çehov’u tanıyacaksınız, oyunlarını da gelmeden önce hatmedeceksiniz diye bir kural yok. Hatta bilmiyor olabilirsiniz, hiç sorun değil; izledikten sonra okumak isteyeceğiniz kesin (bakınız ben, Vişne Bahçesi’nin üstünden gittim). Uzun lafın kısası, değerli oyuncuları bir arada görmek, süresi gibi keyfini de uzun uzun yaşamak üzere Vanya, Sonya, Maşa ve Spike, verandalarında oturmuş sizi bekliyorlar. Evsahiplerinin davetini geri çevirmeyin. İyi seyirler!

           

***Fotoğraflar: Tiyatro Pera
Yorum Yap

5 Aralık 2016 Pazartesi

Akciğer: Hayatı Sorgulamalı mı Sorgulamamalı mı?

Bu sezon, yeni oyunlar peş peşe sahnede yerini alırken bizleri de bu hızlı tempoya yetişme telaşı alıyor. Önceliğimiz, daha önce aynı sahnede birlikte izlediğimiz, yeni oyunlarıyla yine beğeneceğimizi düşündüklerimizden yana. Nergis Öztürk’le Engin Hepileri’yi tekrar buluşturan Akciğer de bu oyunların başını çekiyor ve sezonun iyi oyunları hanesine adını yazdırıyor.


Tiyatro İN, sezonu Duncan Millan’ın Akciğer isimli oyunuyla karşılıyor. Oyun bir soruyla başlıyor, başka başka sorularla devam ediyor, hayatı sorgulatıyor sonra da o soruların cevabını kendimize soedurmaya devam ederek bitiyor. İsimlerini bilmediğimiz, mesleklerinin akademisyen ve müzisyen olduğunu öğrendiğimiz sahnedeki çift “acaba çocuk yapmalı mıyız?” diye başlıyor sonrasında ise olanlar oluyor. Kadın ve erkek kartlarını tek tek açıyor. Hamilelik, annelik bir yandan, iş ve maddi gelir diğer yandan açılırken birçok soruda da pişti oluyorlar. Dünyada bu kadar sorun varken, yarın başımıza ne geleceği bilinmezken, küresel ısınmadan, doğal felaketlerden nasibimizi alırken bir çocuğun bu dünyada ne işi var diye sorup duruyorlar. Onlar bu soruların cevabını ve çocuk yapmalarının haklı nedenlerini bulmaya çalışırken bizler de kadın-erkek ilişkilerini, evliliği, aile olmayı, yaşlılığı ve ölümü sorguluyoruz. Aslında oyun bize bazı şeyleri bu kadar sorgulamamız gerektiğini anlatıyor. Dünyaya bir defa geliyoruz, bize verilen hayatı yaşamaya çalışıyoruz, ölümün de kaçınılmaz olduğunu biliyoruz; bu durumda kafamızı yerli yersiz sorularla kurcalamanın ne alemi var? Her şey olacağına varıyor, kadınlar erkekleri yorduğuyla, erkekler de kadınları nedense bir türlü anlayamadığıyla kalıyor. İşi oluruna bıraksak,  eğer istersek dünyada geriye bir çocuk bıraksak her şey çok daha kolay ve çok daha katlanabilir olacak. 

Akciğer, Mehmet Birkiye’nin yönetmenliğinde sahneye taşınıyor. Dekordan muaf ve beş metrekarelik bir alanda, doğru rejiyle yine başarısının altını çiziyor Birkiye. Oyunun çevirisi Barış Akman’a ait. Türkçesinin çok temiz diyemesem de yapaylıktan uzak olması, oyunun anlaşılmasını hiçbir şekilde zorlamıyor. Alışılmışın dışındaki sahne ve ışık düzeni ise resmen oyunculardan rol çalıyor. Cem Yılmazer, kadınların ve erkeklerin bulmaca gibi dünyasını aynı bulmaca gibi ışık düzeniyle bize aktarıyor. Seyircilerin iki yana yerleştirildiği bir sahne düzeni hakim. İlk gördüğümde oyunun takibi açısından zorlanacağımı düşünsem de, Cem Yılmazer bu çekincemi bertaraf ediyor, tabi ki yönetmenin ustalığı da bu işin içine giriyor. 

Ve Veya Ya da ve Oda ve Adam’dan sonra yine yeni yeniden Nergis Öztürk ve Engin İleri aynı sahnede ve yine büyük bir uyum içinde oyunculuklarını konuşturuyor. Her ikisinin paslaşmaları, iki taraflı sahneyi, seyircileri yok saymadan etkin bir şekilde kullanmaları ve canlandırdıkları karakterlerin farklı yaşam evrelerini sonuna kadar bize yaşatmaları oyuna olan sevgimizin başlıca nedeni. Onlarla kafamız karışıyor, endişeleniyor, heyecanlanıyor, merak ediyor ve üzülüyoruz. Böylece hayatın kısa bir özetini oyuncularla birlikte yaşıyoruz. 


Oyunla ilgili olarak söylemezsem içimde kalacak tek eleştirim kostümlere olacak. Engin Hepileri’nin üstünden araba lastiği geçmiş gibi desenli pantolonu ve trençkotu, özellikle de Nergis Öztürk’ün alacalı bulacalı tulumu oyunun güzelliğine maalesef biraz gölge düşürüyor. Sahne düzeni sade tasarlanmışken, oyuncular sürekli bir hareket halindeyken, böylesine karışık desenli ve cansız renkli bir kıyafetle ve altına da görüntüsü ve tarzı eski dönemlerden kalma ayakkabılarla oyuncuları giydirerek gözlerimizi neden yorduklarını halen anlamış değilim. Bunun bir tasarım kıyafet olduğunu ifade ettiler ancak kıyafetin bana göre oyuna konsantrasyonumu etkileyecek kadar alakasız olduğunu ve hareketlerin rahat olmasını sağlaması dışında hiçbir şekilde hizmet etmediğini de ayrıca belirtmek isterim.

Son olarak Akciğer, bu sezon “ben iyi bir oyuna gittim” diyerek üstüne basa basa söyleyeceğiniz, “daha ne duruyorsunuz, bilet alıp izlesenize” diye bağıra bağıra tavsiye edeceğiniz oyunlar arasında yer alıyor. O zaman siz de gelin, sorusal ve sorunsal konusu, iki başarılı oyuncusu ve sıradışı sahnesiyle kendinize bir güzellik yapın. Şimdiden iyi seyirler!




*** Fotoğraflar: Tiyatro İN
Yorum Yap

28 Kasım 2016 Pazartesi

Kadınlık Halleri: Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin

Yeni sezon, yeni oyunları beraberinde getiriyor. Özellikle, hayranı olduğumuz, ailecek severek takip ettiğimiz yazar ve oyuncuları yeni oyunlarıyla sahnede görmek, biz tiyatroseverlere de keyfini beraberinde getiriyor. Bakınız: BAM İstanbul'dan Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin!

Sezonun çiçeği burnunda oyunu Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun eğlenceli kalemini, üç kuşak kadının dünyasıyla buluşturmuş ve yine kalemindeki yalın ustalığını konuşturmuş. Oyunda, Ayfer Annneanne, Başak Anne ve Melis Çocuk’un diğer bir deyişle, üç ayrı neslin bir iç dökme hikayesi var. Murat Mahmutyazıcıoğlu, yazdığı bu dördüncü oyununda kadını, kadınların üzerinden ve sadece kadınlarla anlatıyor. Diğer oyunlarından farklı olarak sahneymiş, hikayeymiş, anne sağ kapıdan girer, çocuk elinde telefonla oynar, anneanne telaşla sahnenin öbür tarafına koşar gibi bir düzen yok burada. Üç kadın çekiyor altına bir sandalye, başlıyor anlatmaya. Oturdukları yerden 50 yılın özetini önümüze seriyorlar. Biz de sanki komşuya güne gitmişiz de, çayımızı kekimizi kucağımıza alıp onların “bak ben neler çektim” diye bize söylediklerini dinliyormuş gibiyiz.


İlk sözü Melis Çocuk alıyor, sonra anne devam ediyor ve bir noktadan sonra anneanne söze giriyor. Hepsinin söyledikleri birbirinden bağımsız ancak yaşadıkları birçok açıdan kesişiyor. Birinin derdi diğerine uymuyor ama hepsinin kökünde yalnızlık yatıyor. Sadece yaşadıklarını söylemekle kalmıyor, diyemediklerini de içinden söyleyerek bizimle paylaşıyorlar. Kadın olmanın getirdiği çaresizliğin sonucunda “demedim tabi, içimden demişim” diye itirafları, tüm oyunu kuşatıyor. Ne zordur kadın olmak, söylemek istediklerini söyleyememek, içine ata ata şişmek ve bir süreden sonra da bu duruma alışmak ve hep susmak... Bu üç kadın bize bunları anlatırken bizler de ‘ah vah vah’ diye dinlemiyoruz. Onun yerine gülmekten ölüyoruz. Çok eğleniyoruz çünkü bizim evin hallerinin sahnede yansıması var. Bazen Melis’e bakıp 'bir zamanlar biz de böyleydik, hey gidi gençlik' derken, sahnedeki anneannenin benim anneannem olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Başak Anne ise hepimizin annesi. Sanki memleketteki tüm anneler birleşmiş de Başak Anne’nin ruhuna girmiş. Sadece bizimkiler değil, sahnede koca bir toplum boy gösteriyor. Fehmi gibi babalar/damatlar, Okan gibi sevgililer ve bir takım komşular, dostlar. Özellikle cenaze evi var ki, her evde illa aynı muhabbet tekerrür etmiştir. Tüm bunlar yaşanırken, oyunun isminde adı geçen İstanbul nerede derseniz, tüm olayların arka fonunda, eski güzelliğini her geçen gün yitirerek, kentsel dönüşüme kurban giderek ve bir daha o büyüsünü göremeyecek olmanın üzüntüsünü bize yaşatarak rolünü oynuyor. Aile ve özellikle de aile içindeki kadın dayanışması da oyunun sonunda umutları yeşerterek selamını veriyor. 

Murat Mahmutyazıcıoğlu, oyunun aynı zamanda yönetmeni olarak kendini bir kez daha alkışlatıyor. Üç sandalye dışında herhangi bir dekor olmadan, arkada kendi çizimini konuşturduğu yeni İstanbul silüetiyle bize üç ayrı dünyayı anlatıyor. Oyuncuları yerinden kaldırmadan sandalye üstünde pozisyon değiştirterek ve kabus sahnesinde ise herkesi ters yüz ederek yapıyor bunları. Nasıl olduğunu görmek için oyunu izlemeniz, sonra da kendinizi “nasıl yani?” diye sorarken bulmanız gerek. 


Oyuncular Ayfer Dönmez, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Melis Öz’ü izleyince oyunculuklarının İstanbul’dan daha güzel olduğunu görüyoruz. Herkes temsil ettiği karakteri, bıcır bıcır halleriyle, ağırbaşlı oturuşuyla ve elini beline koyup söylenmesiyle, kısaca hakkıyla canlandırıyor. Daha üçüncü kez sahnelenmesine rağmen, karakterlere çoktan ısınmışlar. Sadece Ayfer Dönmez, ilk başta tam olarak bir anneanne edasına bürünmesede, oyun ilerledikçe yavaş yavaş anneanne gibi çökmeye başladı. Zamanla daha ilk dakikadan itibaren bu karakterin kimliğine gireceği kesin. Anne rolündeki Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nu izninizle bir kez daha alkışlamak istiyorum. Oyunculuğundaki sahiciliği ve samimiyetinden, izlerken ‘anne’ diye boynuna sarılmanız an meselesi.

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, şaşalı dekora, abartılı kostümlere veya yanarlı dönerli sahne düzenine gerek olmadan iyi bir metin ve hayran olunası oyunculuklarla bu işin başarıyla kotarıldığının en güzel örneğini sunuyor. Üstüne söylenecek bir söz kalmıyor, tiyatroseverlere bu oyunu en önde izlemek düşüyor. Şimdiden iyi seyirler!


 * Oyun sizi Dario Moreno'nun İstanbul'un Kızları şarkısıyla karşılıyor. Öncesinde dinleyip hazırlık yapmak isterseniz böyle buyrun: https://www.youtube.com/watch?v=SMu2LZFhpbo 

** Biraz sürprizi bozmuş olabilirim ama Ayfer Dönmez'in güzel sesinden Mihrabım şarkısını dinlemek de çok iyi gelecek.

***Fotoğraflar: BAM İstanbul 
Yorum Yap

Gerçekten de Öyle: Soğuyunca Acımaya Başlar

Yeni sezonda sadece yeni oyunlara gitmekle olmaz. Geçen sezonun en iyi oyunlarını da görmek, neden daha önce gitmedim diye hayıflanmak ve biraz da kafanızı duvarlara vurmak gerek. Tıpkı benim Tiyatroperest’in Soğuyunca Acımaya Başlar oyununda yaptığım gibi…

Tiyatroperest’in en sevdiklerimizden Soğuyunca Acımaya Başlar, bize üç ayrı evrensel ilişki modelini Neil LaBute’un, Ölüler Diyarı, Bir Mutluluk Anı, Karmakarışık isimli üç kısa oyunuyla anlatıyor. Neil Labute’un zaten özelliğidir, günümüz insanını, sıradanlığını, bunun arkasına saklanan çarpıklıkları anlatması. Bu kez de bunları üçe bölerek, üç ayrı çiftle anlatmış. İlk bölüm kürtajla yapılan seçim işi, ikincisi vicdan azabının dayanılmaz ağırlığı, üçüncüsü ise aldatmanın acı bedeli üzerinde şekilleniyor. Hepsinin ortak özelliği var: yaşadıklarımızın ve yaşattıklarımızın sorumlusu biziz ve bunların bedelini ödeyecek olan da. İlk şoku atlattıktan, sonuçları deneyimlemenin telaşı geçtikten sonra geriye bir tek şey kalıyor ve evet, o kalan şey, nam-ı diğer vicdan da soğuyunca acı(t)maya başlıyor.

 
Oyundaki üç ayrı çifti izlerken ilişkileri de sorgulamadan edemiyor insan. İlişkiyi çözümlemek veya bir formüle oturtmak gibi bir şey olası bile değil. Zaten kadınlar Venüs’ten, erkekler de Mars’tan geldikten sonra ortak bir noktada buluşmak ne mümkün! Bir kadın olarak “ah şu erkekler, siz işte hep böylesiniz” diye söylenirken, bir erkek izleyicinin de “kadınlar, siz işte hep böylesiniz” diye söylenmesi kuvvetle ihtimal. Sadece biraz anlayış, biraz saygı olsa, bazı şeyler daha kolay olacak; en azından felaketimiz olup ağlamayacağız. İşte bu ağlamalar da hep soğuyunca acımaya başladığı için!

İlişkilerin bir de evrensel boyutu da var. Oyundaki üç ayrı ilişki modeli, buradan oldukça uzak mekanlarda geçse de, çiftleri Kanyon’a, Pendik Tren İstasyonuna, Maslak’taki plazaların birine veya o çevredeki bir hastaneye yerleştirin, hiç eğreti durmayacak. Ya aynısı ya da çok benzerleri bir şekilde yaşanacak. Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, ilişkilerin anatomisi aynı kaldıkça mekan bir farklılık yaratmayacak. Oyun bana göre en çok bunun altını çiziyordu.   

Oyunun bende kalanlarını anlattıktan sonra gelelim alkışlarıma. Lütfen herkes; yönetmeninden oyuncularına herkes bir kenara çekilsin ve oyunun tercümesini yapan Ekin Olçay Turan alkışların çoğunu toplasın. Oyunu izlemeyi ertelememin nedenlerinden biri de tercümesinin yapaylığı konusunda önyargıya sahip olmamdı. Oysa boşunaymış, oyun sanki Türk bir yazar tarafından yazılmış kadar temiz bir Türkçeye sahipmiş. İsimlerin, mekanların yeri yabancı olmasa, gerçekten Türk bir oyun derdim, kimse de beni yabancı bir oyun olduğuna ikna edemezdi.

Oyunun başarısında ikinci pay yönetmen Şerif Erol’un. Kendisi hangi işe elini atsa hayranlığımla sonuçlanıyor, burada da bir değişiklik yok. Üç ayrı oyunu doğru dürüst bir dekor, ışık düzeni olmadan, hem bu kadar yalın hem bu kadar derin sahnelemesi, sahne geçişlerinin seri olmasına özen göstermesi hayranlığımın artış nedeni. Oyunun ismini de kendisi vermiş ve sayesinde hala isimle üç oyunun ilişkisini sorguluyorum. (Amacının da bu olduğunu biliyorum.)


Oyuncular Özlem Zeynep Dinsel ve Onur Özaydın’ı ve oyunculuklarını ayakta alkışlamak dışında başka ne yapılması gerekiyorsa yapmaya hazırım. Üç ayrı karakter, üç ayrı çift, enerjisi ve inandırıcılığı tavan yapmış üç ayrı oyunculuk... Bir karakterden sıyrılıp diğerine geçişleri kıyafetlerini değiştrme süreleri kadar kısaydı ve hepsinde de karakterin tüm özelliklerini kostümleri kadar iyi taşıdılar. Özellikle Zeynep Dinsel’in finaldeki performansı için şimdiden hazırlıklı olun (keşke başka bir ipucu verebilsem). Kendisinin, bu oyundaki performansı ile 16. Direklerarası Seyircileri Tiyatro Ödülleri‘nde "Yılın Küçük Salon Kadın Oyuncusu" ve Türkan Kahramankaptan Özel Ödülleri'nde "En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülmesi ve Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde ise "Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu" kategorisinde aday gösterilmesi başarısının en büyük şahitleri.

Gördüğünüz gibi, eğlenmek, düşünmek, iyi bir oyun izlemenin keyfini yaşamak için hedefiniz belli: Soğuyunca Acımaya Başlar. Siz bir izleyin, sonra öyle çok, öyle çok sevecek ve öyle çok eşe dosta önereceksiniz ki… O zaman, şimdiden iyi seyirler!



***Fotoğraflar: Tiyatroperest
Yorum Yap

3 Kasım 2016 Perşembe

Tiyatro Adam Yine Tarz: İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?


Perdeler açıldı, yeni oyunlar sahnede yerini aldı. Bazı iyi ve yeni oyunlarsa daha prömiyerinde bir adım öne çıktı ve adından söz ettirmeye başladı. Nedir bu oyunlara örnek diye sorarsanız, işte cevabı: Tiyatro Adam’dan İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?


Tiyatro Adam, Nazım Hikmet’in en tartışma yaratan oyunu İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? ile her sezon olduğu gibi bu sezon da yine tarzını ortaya koymuş, yine imzasını atmış. İçeriğinden sahneleme tekniğine, ses-ışık düzeninden, oyunculuğa kadar kendine özgü çizgisini sürdürmeyi başarmış. Tıpkı Arturo Ui ve 5. Frank’te olduğu gibi İvan İvanoviç de, “işte Tiyatro Adam farkı” diyor. 


Tiyatro Adam, görünüşü ve içeriği siyasi ancak verdiği mesajları beşeri ve evrensel oyunları sahneleme geleneğine sahip. Bu sezon da İvan İvanoviç’le aynı geleneği sürdürüyor. Nazım Hikmet, Sovyet bürokrasisini ağır yerdiği bu oyununu ilk olarak 11 Mayıs 1957 günü sahnelemiş ancak bir gece oynandıktan sonra gerekçe gösterilmeden kaldırılmış. Aslında 7 kez sahnelenilmesi üzerine anlaşılmış. Bu durum, Nazım Hikmet’i üzdüğü ve hatta intihara sürüklediği söyleniliyor. Sahnede her devlet dairesinde olmasını isteyeceğimiz Petrof var; kağıtlara değil insana önem veren. Ancak birden nerden ve nasıl geldiği ve hatta kim olduğu bilinmez İvan İvanoviç belirir ve yavaş yavaş Petrof’un kanına girmeye başlar. Yalakalıkla, şan, şöhret ve gücü bir silah olarak kullanarak Petrof’u parlatır ve ortaya bambaşka bir Petrof çıkar. Diktatörlük artık Petrof’un karakteridir ve onu yavaş yavaş kendi trajedisine doğru götürür. Sonunda her şeyin farkına varır ancak İvan’ın varlığından emin değildir. Oyuna adını veren o meşhur soruyu sormaktan kendini alamaz: İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?

Oyun bize hepimizde bir İvan olduğunu anlatır. Asıl adı egodur ve öyle berbat bir şeydir ki, en ufak bir kıvılcımla (ki güç bu kıvılcıma örnektir) gözümüzü kör, vicdanımızı sağır eder. Sadece bizi değil çevremizi ve tüm değerlerimizi yıkar. Teslim olmak bize kalmış ama teslimiyet, ödenmesi gereken bedelleri de beraberinde getirir. Bunlar arasında yalnızlık, kaçınılmaz bir trajedi halini alır. Nazım Hikmet bunu, yarattığı karakterlerle o kadar güzel anlatmıştır ki, siz tüm bu eleştirinin içinde boğulmazsınız hatta arada mırıldandığı o güzel dizelerin de keyfini çıkarırsınız. 


Oyunu bu kadar konuşmamızın sebebi sadece etkili içeriğinden ve güçlü diyaloglarından ibaret değil. Tiyatro Adam’ın kendine özgü sahneleme tarzı, başarılı rejisi ve hayran bıraktığı oyunculuğunu özellikle belirtmek gerek. Yönetmen koltuğunda gördüğümüz Emrah Eren oyunun her karesine hakim bir şekilde görevini layıkıyla yerine getirmiş. En büyük başarıysa sahne ve dekor düzeninde saklı. Arkada dekorun öylece durduğu, önde oyunculuğun aktığı bir oyun beklemeyin. Oyunda hiçbir şey sabit değil, her şey sürekli bir hareket halinde. Işık da değişiyor, dekor da, dekordaki objelerin yeri de ve hatta kullanım alanları da. Sahnede duran her objenin bir amacı var, en çok da Petrof’un koltuğunun. Hepsi, oyunun akışını ve karakterlerin kaderini belirliyor. Örneğin:  yeri geliyor, o aksesuarlar Petrof’u göklere çıkartıyor, yeri geliyor kapana kıstırıyor. Bizler de ışık ve tüm sahne düzeninin oyunu nasıl kuşattığını merakla izliyoruz. Sonunda her şeyi bir yana; en çok sahne ve ışık düzenini ve bu tasarımın sahipleri Barış Dinçel ve Yüksel Aymaz'ı alkışlıyoruz. 


Oyunculuk için çok fazla söze gerek olmadığını oyuncu kadrosuna bakarak söylemek mümkün. Petrof rolünde Fatih Koyunoğlu ve özellikle de İvan rolünde Aşkın Şenol yine çok ama çok iyi.
Baransel Gürsoy, Berk Yaygın, Deniz Özmen, Gökhan Azlağ ve Pınar Tuncegil ise canlandırdıkları tüm karakterlerin hakkını veriyor. Üstüne eklenecek bir yorumum yok, bu sezon ödüllere uzanacakları konusunda beklentim ve umudum çok!


Oyunda her şey güzel de, bir takım eksiklikleri de belirtmeden geçemeyeceğim. Oyunun sonu için belki biraz kısaltma yapmak mümkün olabilirdi; biraz daha seyirciye bırakmak, biraz epik hale getirmek... Böylece oyunun tadı daha çok damağımızda kalırdı diye düşünüyorum. Diğer taraftan sahne geçişleri biraz yavaştı. Aslında ister istemez Arturo Ui’yle karşılaştırmış ve sahne geçişlerinin ve dekor değişimlerinin biraz daha seri olmasını beklemiş olabilirim. Ayrıca daha çok yeni olduğu için oyuncuları biraz temkinli hareket ettiğini gözlemledim ancak birkaç gösterim sonra el çabukluğu kazanacakları kesin. Tiyatro Adam’ın zaten doğasında bol geçişli sahneler var dolayısıyla sezonun ortalarına doğru oyunun akışı ivme kazanacaktır.

Sezonun en tarz, sadece oyunculuk değil sahne ve ışık düzeni açısından da ayakta alkışı (ve umarım ödülleri) hak eden İvan İvanoviç’i listenizin ve planlarınızın en başına alın derim. Çünkü iyi oyun seyretmenin, sezonu açmadıysanız yeni ve iyi oyunla açmanın keyfini yaşamak, sonrasında yanına yıldızlarla herkese önermek gerek. Şimdiden iyi seyirler :) 


*** Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle...
Yorum Yap

6 Ekim 2016 Perşembe

Adı Üstünde: İzlersen Pişman Olmazsın!

Bende gelenektir her tiyatro sezonunun açılışını iyi bir oyunla yapmak. Bu yıl da, durum değişmedi çünkü BO Sahne’de en yeni oyunları Pişman Olmazsın! ve usta oyunculuklarıyla Gülen Karaman’la Özdemir Çiftçioğlu vardı.

BO Sahne, bize tiyatronun mevsimi olmaz diyen, dolayısıyla perdesini hiç kapatmayanlardan... Oyunları hazırsa, özel bir gün veya tarihin olmasına gerek duymadan oyuncuları sahnede yerini alıyor demektir. Misal: ağustos ayında sahnelemeye başladıkları Pişman Olmazsın! Gerek oyunculuğu gerekse derin köşeleriyle etki dolu bu oyun, her anlamda izleyenlere pişman olmazsın dedirtiyor. Sadece tek bir pişmanlık yaşadım; o da bu kadar geç izlemiş olmam.


Oyunumuzun iki kahramanı var, dul anne olarak iki çocuğunu büyüten ve sonrasında artık ikinci baharını yaşamaya çalışan esas kadın ve kendi dünyasında sıkışıp kalmış gazeteci esas adam. Bu ikisinin yolları adamın evinde bir şekilde kesişiyor, tanışma faslı başlıyor ve oyun yavaş yavaş bizi alıp götürüyor. Yanlış anlaşılmaya dayanan girişi izlerken benim gibi ‘eyvah, bu fazla klasik değil mi?’ diye düşünebilirsiniz, sadece biraz sabırlı olun. Oyun derinlere doğru ilerlemeye işte bu eyvah bölümünden sonra başlıyor. İki ayrı dünya, iki ayrı insan bir bakıyoruz ki, geçmiş defterlerin sayfalarını teker teker çeviriyor. Bir sayfa kadına, bir sayfa erkeğe ait. Paslaşmalarında bir sekte yok, sadece bazı yerler fazla yavaş ilerliyor. Biraz hızlı çevirseler ne iyi olur diye içimden geçirmedim değil. Defterin kapağını kapatacaklarını ve sonrasında da ne yapacaklarını az buçuk kestiriyoruz ama merakla izlemekten de kendimizi alamıyoruz. Oyunun sonu önceden belli gibi ama yine de umut verici ve cesaretlendirici.


Pişman Olmazsın! şu çok iyi bildiğimiz ama bir o kadar da hiç bilemediğimiz ilişkiler konusuna dayanıyor. Hayal kırıklıklarıyla dolu şu dünyada umuttan yapılma kanatlarımızı takıp cesaretle uçmak gerek. Önyargıları delip geçmek, bir dene bakalım da ondan sonra görüşelim’i görmek ve hanemize iyi ki’leri eklemek gerek. Travmasız bir insan var mı ki’nin cevabı belli. Benimki seninkine, seninki de onunkine uymaz. Yaşam böyle bir şey, önemli olan bunlarla nasıl başa çıktığın ve sonrasında neler yaptığın. Zaten kaç günlük ömrümüz var bilinmez, bari o güne kadar da hayatı çok kurcalama. Mümkünse değil mutlaka aşkı yaşa. Hiçbir şey için ne geç kaldın ne de çok senden geçti. Sadece iyi yaşa, asla vazgeçmeyerek ve oyunun en beğendiğim cümlesinde belirtildiği gibi “ölümü hak et!” İşte oyun benim için bu düşünceler ve mırıldanmalarla geçti.


Konusu ve içeriğinden sonra izlediğime pişman olmadığım diğer unsur tabi ki oyunculuktu. Tüm diğer güzel yanlarını bir kenara bırakın sırf oyunculuk bile bana fazlasıyla keyif verdi. Zaten vermemesi de mümkün değil çünkü söz konusu oyuncular Gülen Karaman ve Özdemir Çiftçioğlu. Özellikle Özdemir Çiftçioğlu böylesine travmatik bir karakteri bu kadar güzel mi canlandırır? Gülen Karaman, karaktere, karakter de Gülen Karaman’a çok yakışmış, bir de kırmızı ruju :).

Oyunu beğenmemde tek pay bunlardan ibaret değil. Oyun bir hikayeyi anlatıyorsa o hikayeyi yaratan Ata Cengiz Seçkin, bunu iyi bir tiyatro metnine dönüştüren, özellikle de diyaloglardaki o güzel edebi alıntılardan (en çok da Orhan Veli’ninkilerden) bizleri mahrum bırakmayan ve oyunu yöneten Özdemir Çiftçioğlu, yardımcı yönetmenliği üstlenen Ümit İlban, gazetecinin o hiç açılmayan sandık misali evinin dekorunu tasarlayan Pedro Jose Martinez, ışıklarıyla sahneye hayat veren Onur Alagöz, “izlediğime pişman olmadığım” diğer unsurların kahramanları. Sadece bazı diyaloglar ve geçişler biraz yavaştı. Belki benim sona ulaşmamdaki aceleciliğimden öyle geliyordu. Varsın yavaş olsun, bu kadar güzel özelliklerin yanında bu yavaşlığın pek lafı olmaz zaten. 

BO Sahne, sezonu zaten kapamadığı gibi her gününü bir oyunla doldurma telaşı içinde. O nedenle sıkı takipçisi olmak ve her açıdan adı üstünde “izlersen pişman olmazsın” mesajıyla yüklü bu oyunu da ilk fırsatta görmek gerek. Şimdiden iyi eğlenceler!

Küçük Bir Not: Oyunun başında, aralarda ve sonundaki müziklere doyamayacaksınız. Dayanamadık, onu da sorduk. Nigel Kennedy’nin Dafino’suymuş ara ara dinleyip duruyoruz. (Biz de dinleyelim derseniz: https://www.youtube.com/watch?v=DNH_Fxq5q84)
Yorum Yap