daimatiyatro@gmail.com

20 Şubat 2018 Salı

Küründen Kabare: Çiiiçuuuvv, Dehşetengiz Bir Kabare!

Malum, tiyatro hayatın aynasıdır. Aynayı bu kez Seyhan Arman, Küründen Kabare ile transeksüellere çeviriyor ve bu dünyanın en has üyelerinden biri olarak, nasıl döndüğünü kendi deyimiyle "dehşetengiz" bir biçimde anlatıyor.

Sahneler geçtiğimiz nisan ayından bu yana bir kabareyi ağırlıyor. Yalnız bu kabare bildiklerinizden değil küründen yani yalandan. Küründen Kabare'nin yapımında, yayınında ve sahnelenmesinde emeği geçen kişisi ise Seyhan Arman. İlk olarak bir çağrı merkezindeki işinin başında kendisiyle tanışma şerefine nail oluyoruz. Tanıştığımıza memnun muyuz henüz emin değiliz çünkü o satmaya çalıştığı tatil paketinin talihlileri arasında olmadığımıza seviniyoruz. Sonrasında yavaş yavaş kendini daha çok tanıtmaya başlıyor. İçinde bulunduğu durumun ahval ve şeraiti içinde, bir dönmenin geçmiş hikayesine doğru yolculuğa çıkıyoruz. Çiçiçuuvv diyerek, kendini birden bulunduğu andan çocukluğuna ışınlıyor. Anlattıklarıyla, verdikleri örneklerle ilk günden itibaren yaşadıkları, travmaları, aşk hezimetleri, bir felaketten diğerine sürünmesi bir film gibi hepimizin gözünün önünden geçiyor. Bizim “ah yazık, bu da mı geldi başına” dediğimiz macerayla da finalini yapıyor.

 
Seyhan Arman, tüm bunları bir stand-upçı edasıyla, samimi bir şekilde anlatıyor. Yeri geliyor, hayatının başrolündekilerinin kılığını giriyor, yeri geliyor “Yeter!“ şarkısını bangır bangır söylüyor. Bu hikaye hepimize bir şekilde tanıdık. Ya daha önce başka filmlerde, oyunlarda dinledik, gazetelerde veya romanlarda okuduk ya da televizyonlarda izledik. Bir şekilde biliyoruz bu dünyayı, önce ailede yaşadıkları travmayı sonra da kaderin yaptığı cilveleri… Diyarbakırlı Deli Serpil anlattıkça, bildiklerimizi bir kez daha temize çekiyoruz. Yalnız tüm bunları acıklı bir Türk filmi havasında, ajitasyonun diz boyu hakim olduğu bir şekilde anlatıldığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Seyhan Arman, kendi doğallığında, kendi üslubunca, kolilerce ve kolilerin üstüne çizilen resimlerle anlatıyor. Her şey gözümüzde tüm çıplaklığıyla canlanıyor. Bize hikayeyi anlatırken kendi dünyasının tüm terimlerini de öğretiyor. Şahsen birçok kelimeye bakış açım değişti, en çok da kolilere. Hikaye bilindik, öyle süslü laflarla, karmaşık çatışmalarla anlatılmıyor ancak sonu biraz şaşırtıyor gibi. Merak etmeyin, güzel şaşırtıyor. 


İzlerken güldük, eğlendik ama bunlarla yetinmedik. Üstüne çok düşündük, gıcık olduk, sinir olduk, bir o kadar da takdir ettik. Tamam, hayat kolay değil ama bazıları için kolay değil. O insanlara, toplum yardımcı olmadığı için her şey daha da zorlaşıyor. İhtiyaçları olan şeyin saygı olduğunu ne zaman anlayacağız acaba? Gıcıklığımız saygısız insanlar kadar aşksız ve sevgisiz insanlara. İnsan, bu en güzel duyguyu niye öldürür ki? Siz yoksunsunuz diye biz de olmak zorunda mıyız? Oyun, aşkın ne kadar özel olduğunu da bize hatırlatıyor, bilene, yaşayana ve yaşatana tabi. Biterken takdirlerimiz hikayesine şahane bir son yazan ve içimize umut tohumları eken Serpil Serin’e gidiyor. O iş öyle bildiğimiz gibi değilmiş,” kaderimse çekerim” değil, “kaderimse ben bozar, ben yazar ve öyle çekerim”miş. Sonuçta Diyarbakırlı Deli Serpil bu, yapmasa şaşarız. 

Seyhan Arman, ilk oyununa gayet sade bir metin yazmış ve oynamış. Derin anlamlı veya beş katmanlı bir metin değil ama etkisi büyük. Hala Deli Serpil ne yapıyordur şimdi diye düşünüyorum. Ayrıca kendisini oynadığı için gayet doğal; eğreti veya yapay hiçbir şey yok sahnede.  Melis İclal Yamanarda yönetmen olarak Arman’la güzel bir ekip oluşturmuş. Sahne tasarımında Aslı Ersüzer’e emeğini ve hakkını teslim etmek gerek. O kolilerin bir anlamı var, üzerine çizilen resimlerin daha çok anlamı var. Oyunu izleyince, ne dediğimi anlayacaksınız. 

  
Küründen Kabare, şu küründen hayatı anlatırken belki kimimizi duygulandıracak, bir diğerimizi gülümsetecek ama hepimize kendisini çok sevdirecek. Gelin, bilindik bu hikayeyi asıl sahibi Seyhan Arman’dan, bir sohbet havasında dinleyin ve izleyin. İyi seyirler, gittiğinizde Diyarbakırlı Deli Serpil’e de benden selamlar!

***Fotoğraflar: www.kurundankabare.com 
Yorum Yap

9 Şubat 2018 Cuma

Balat Monologlar Müzesi: Ömre Bedel Bir Seyir Deneyimi

Sadece bu sezonun değil tüm sezonların en ömre bedel oyunudur Balat Monologlar Müzesi. Çünkü ziyaretçilerine, bildiğimiz oyun formatından çok uzakta, aynı anda yedi monolog ve iki oyunun bir tiyatro salonu yerine Yuvakimyon Rum Kız Ortaokulu’nda sahnelendiği bambaşka bir tiyatro deneyimi vadeder...

Galata PerformBalat Monologlar Müzesi'ni ilk olarak iki yıl önce izleyicisinin beğenisine sunmuştu. O gün bugündür sıradışı yapısısahnesi ve başarılı oyuncularıyla resmen ezber bozduruyor. Öncelikle buraya gelmeden önce bugüne kadar izlediğiniz oyunları unutun. Yaklaşık iki saat boyunca tek bir oyun izlemeyeceksiniz. Ziyaretinizi bekleyen dokuz ayrı oyun ve hikaye var, her biri Balat’ta geçen. Kiminde aşk ve geçmiş defterler, kiminde planlar, gerçekler ve hayaller, bir başkasında ise vatan hasreti var. Galata Perform’un kendi yazarlık atölyelerinde yetiştirdiği oyun yazarları, hikayeleri sağlam bir metne dönüştürmüş. İkisi hariç hepsi monolog olmasına rağmen arkasında kalabalık bir dünya yer alıyor. İçimizi acıtarak biten oyunlar olduğu kadar tatlı bir tebessümle ayrıldığımız, şaşkın şaşkın acaba şimdi ne olacak diye kafamızda deli soruların müsebibi oyunlar da müzenin bir parçası. Hepsinin merkezinde insan, insana ait tüm duygular ve en önemlisi de umut yatıyor. Örneğin, Small’daki dostluğun eskisi gibi olacağına, Fiyaka’daki tablonun aslında harekete geçmek için bir işaret verdiğine, Sakıncalı Komşu’da geride güzel anılar olsa da yeni hayatın başka yenilikler getireceğine, Mutluyum Çünkü Burada Uçaklar Yok’ta Ali'nin bir sabah kardeşiyle birlikte güneşli günlere uyanacağına ve Kısmet’te ise oto yıkamacısının bir gün en büyük hayaline kavuşacağına inanıyorum. Kısaca her oyun, içimize umut tohumlarını ekerek sona eriyor.


Tüm bu hikayeleri yaşamak, bazılarında oyunların bir parçası olmak içinse bir tiyatro sahnesinin değil bir okulun yolunu tutuyoruz. Bir zamanlar başarısı İstanbul sınırlarını aşan Balat’taki Yuvakimyon Rum Kız Ortaokulu’nun kapısından içeri giriyoruz. Artık faaliyette olmayan bu okulun havasını solumak en az oyunları izlemek kadar iyi geliyor. Yeşil tahtalar, silinmiş tebeşir izleri, boyası ve sıvası dökülmüş sınıflar ve öğrenciliğimizin uzun ahşap sıraları… Böyle bir ortam iyi oyunlarla birleşince aldığımız tadın ne kadar doyumsuz olduğunu bir düşünün. Zil çalıyor ve tüm oyunlar aynı anda tahtanın başında yer alıyor. Kapılardaki numaralara göre oyunları seçiyor, ya sıralara geçip oturuyor ya da sınıfın bir köşesinden izlemeye koyuluyoruz. Bazısında dahil olabiliyoruz böylece tepkimiz oyun kahramanın monoloğuyla birleşiyor. Yaklaşık yirmi dakika süren her oyun sonrasında, duyuyoruz yine zilin sesini, elimizdeki listeye göre merak ettiğimiz başka bir oyuna daha doğrusu sınıfa geçiyoruz. Her oyun dört kez oynanıyor, bizi de her oyunu izleyebilme telaşı alıyor. Oyunları doya doya izlemek ve içimize sindirmek için aslında o kadar da panik olmaya gerek yok. Çünkü böyle bir zevk bir kez yaşanmaz, tekrar tekrar geleceğimiz için şahsen oyunların kapısını yavaş yavaş çaldım, izlemediğim iki-üç oyunu da önümüzdeki bir bahar gününe bıraktım.


Balat’ın hikayeleri ve müzenin oyunları, kalabalık ve başarılı bir oyuncu kadrosuyla dile geliyor. Adnan Devran, Sedat Bilinler, Eren Çiğdem, Koray Kadirağa, Erol Babaoğlu, Batur Belirdi, İpek Türktan Kaynak, Melis Öz, Haydar Köyel, Merve Engin, Tuğçe Şahin, Hande Öykü Ekmen ve Hivda Zizan Alp, şahane oyunculuklarıyla sınırları zorluyor. Sayelerinde, özel bir dekor ve ışık tasarımı olmayan sınıflarda anlattıkları dünyanın içinde ve her karakterin duygu ve düşüncelerine ortağız. Daha önce başka oyunlardan tanıdığım Melis Öz, İpek Türktan Kaynak ve Eren Çiğdem’in performansına o kadar hayran oldum ki, bir sonraki gelişimde kendilerine öncelik vermeyi şimdiden not ettim.


Balat Monologlar Müzesi ve başarısı sadece oyunculardan ve Yuvakimyon’un ortamından ibaret değil. Arkada kalabalık ve sağlam bir ekip var. Öncelikle projenin sahibi Ahmet Sami Özbudak’ın fikrine sağlık diyoruz. Zaten içinde yer aldığı her işte başarılı, bu projeye de böyle iyi bir şekilde imzasını atması bizi şaşırtmıyor. Genel Sanat Yönetmeni Yeşim Özsoy, Atölyeler Direktörü Ferdi Çetin, asistanlar Çisel Bozar ve Mert Kayacık ile yönetmenler Ilgın Sönmez, Ceren Demirel, Koray Doğan, Ayfer Dönmez, Şaziye Konaç, Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nun emeğine sağlık. Son olarak da oyun yazarları, Caner Kılıç, Kerem Pilavcı, Volkan Çıkıntıoğlu, Serdar Kurt, Salihcan Sezer ve yine Ahmet Sami Özbudak’ı alkışlıyoruz, hikayeleri derin ve katmanlı monologlara dönüştürüp bizi de onların bir parçası yaptıkları için. İyi ki böyle kalabalık bir ekip bir araya gelmiş ve güçlerini birleştirmiş.


Galata Perform, Balat Monologlar Müzesi ile izleyicisinin damağında bambaşka bir tat bırakıyor. Bu tadı bir defa almak yetmez. Tekrar tekrar gelip izlemek, iki katlı okulun tüm sınıflarında büyülenmek gerek. Her tiyatroseverin başına gelebilecek en güzel şey. O halde ömre bedel bu deneyimi kaçırmayın, bir monolog müzesinin daimi ziyaretçisi olun. Şimdiden iyi seyirler!

***Fotoğraflar: Galata Perform
***Gösterim tarihlerini www.galataperform.com adresinden öğrenebilirsiniz.
Yorum Yap

8 Şubat 2018 Perşembe

Tiyatro Günlüğüm: Ocak 2018

Bir yıla nasıl başlarsan öyle gider sözünden yola çıkarak ben de tabi ki tiyatroyla başladım ki, yıl boyunca bir oyundan diğerine koşturma şansım olsun. Ocak ayında hem biletimi hem de ön sırada yerimi aldığım oyunlarla bu tezi kanıtlamaya çalıştım.

Her ne kadar biraz seyahatler ve biraz işlerin yoğunluğuyla oyun izleme hızım sekteye uğrasa da listemde emin adımlarla ilerleme fırsatı yakaladım. Nasıl mı diye sorarsanız, izlediğim oyunlarla anlatmaya çalışayım:

Günün Çorbası, İstanbul Devlet Tiyatroları
Yeni yılın açılışını bir müzikalle yaptım. Bu sezon izlediğim ilk devlet tiyatrosu oyunu olma özelliğini taşıyan Günün Çorbası, bir tarifin izini sürme hikayesine dayanıyor. Bailey’s Restoranı, günün çorbası ile ünlüdür ama tarifini hiç kimse bilmemektedir. Başarılı gazeteci Katherine Hawks da bu tarifin peşindedir. Ancak amacını gerçekleştirmesi pek de kolay olmaz hatta içinde bulunduğu durum ilginç bir hal alır. Genel olarak keyifli bir müzikal olsa da, belki biraz daha iyi bir uyarlamayla sahneye daha çok yakışırdı. Müzikal bir oyun ancak müzikleri o kadar baskın ve yoğun bir halde yapılmış ki, genel hikayeden kopmamız an meselesi. Neredeyse son iki yıldır hayal kırıklığı yaratan İstanbul Devlet Tiyatrosu, bu oyunla düşüncelerimi değiştirmeye başladı. Oyunculuk, dekor ve kostümler, bu değişimdeki en büyük pay sahibi oldu. Benim de listemde bir müzikal olsun derseniz, Günün Çorbası’nı ekleyin bence.

Tato/Baba, Galata Perform 
Galata Perform, daha öncekilerden farklı olarak, Türk bir yazar yerine bu kez Polonyalı yazar Artur Palyga’nın Tato/Baba oyununu, performansta sınırları zorlayan oyuncularla ve Yeşim Özsoy’un yönetmenliğinde sahneye taşıyor; adı üstünde “baba” kavramını sorgulatıyor. Dünyanın herhangi bir köşesinde ve hatta belki de karşı komşumuzda yaşanan bir dram, sahnede bizimle. Oyun boyunca sevgi kavramının derinliklerine dalarak, babanın ailedeki rolünü, aileyi ve önemini sorgulamaya başlıyoruz. Ailenin yaşaması ve sağlıklı olması için en gerekli şeyin sevgi olduğuna bir kez daha inanıyoruz. Oyuncular ise sadece karakterleri değil eşyaları da canlandırıyor. Kısaca metinden çok oyuncularıyla hatırlayacağım Tato/Baba’yı izleyin ve canlı kova, çiçek, küf… nasıl oluyormuş’u görün derim. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Çirkin, DasDas
İlgi çekici oyunları ve geniş sahnesiyle tiyatro dünyasında “ben de varım” diyen DasDas, bu sezonun en yenisi Çirkin ile de, güzellik kavramına başka bir boyut getiriyor. Yüzyıllardır farklı biçimlerde süregelen “güzellik” olgusunu irdeleyen bu oyun, tiyatroseverleri şekilcilik meselesine bir de sahne üzerinden bakmaya davet ediyor. Gizem Erdem, Edip Tepeli, Volkan Yosunlu ve Ali Yoğurtçuoğlu’nun bir karakterden başka bir karaktere saniyeler içinde geçmelerine hayranlıkla şahit olacaksınız. İbrahim Selim’in ilk yönetmenlik deneyiminden alnının akıyla çıktığı bu oyunda eğleneceğiniz kesin, üstüne çok düşünüp tartışacağınız da kesin. O halde, isminin aksine seyri güzel Çirkin‘i kaçırmayın. (Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Aynı Şeylerin Oyunu, Kabile Sahne
İlişkiler, evlilik, boşanma hepimizin bildiği konular. Kabile Sahne de işte bu bilindik aynı şeyleri müzikler ve tanıdığımız diyaloglarla bize anlatıyor. Ann ve Frank çifti, ilişkilerinin ilk başından dağılma noktasına nasıl geldiklerini masaya yatırıyor. Biz de, aynı şeylerin nasıl farklı şekilde yaşandığını izlemeye koyuluyoruz. Oyunun bazı sahneleri kopuk olunca genel olarak anlama ve takip edebilme şansım maalesef pek olmadı. Ancak oyuncular Çağla Buldak ve Talha Kaya’nın performansını, özellikle Talha Kaya’nın radyodan gelen o etkileyici sesini hemen bir kenara not ettim. Hiç bitmeyen evlilik sorunsalını farklı bir pencereden izlemek için bu oyunu listenize alıp almamak size kalmış.

Balat Monologlar Müzesi, Galata Perform
Sadece bu sezonun değil tüm sezonların en ömre bedel oyunu oldu Balat Monologlar Müzesi. Bildiğimiz oyun formatlarından çok uzakta, aynı anda toplam dokuz oyunun sahnelendiği, mekan olarak da bir tiyatro salonu değil Yuvakimyon Kız Lisesi’nin eşsiz ortamında öğrencilerin sıralarına oturduğumuz bambaşka bir tiyatro deneyimi! Lisenin her sınıfında bir oyun, Balat’ta geçen hikayeler ve bu hikayeleri bizlere anlatan oyuncular… Oyunlar dört tur halinde sahnelenirken, listeye göre sırayla sınıflara konuk oluyor, zil çalınca da bir sonraki oyunu izlemek üzere yan veya karşı sınıfa geçiyoruz. Her oyunun sonunda da içimiz burkularak veya yüzümüzde tatlı tebessümle o sınıftan ayrılıyoruz. Hikayeler sağlam, metinler güçlü ve oyuncular da inanılmaz başarılı. İlk ziyaretimde Small, Sakıncalı Komşu, Her Şey Bitmiştir Artık, Balat’ın Sırrı, Fiyaka, Modern Zamanlarda Maria Palelogina oyunlarıyla kendimden geçtim, bir sonraki gidişimde de Monolog Kutusu ve Kraliçe Mab’ın Baklavası’nı izlerken aynı his ve duyguları yaşayacağımdan eminim. Bu sezonun en ama en “mutlaka” diyeceğim projesi Balat Monologlar Müzesi’nin ziyaretçisi olmak için acele edin.

When In Rome, Galata Perform
Bu ay, oyunlarda tercihim Galata Perform oldu. 21. İstanbul Tiyatro Festivali’ne özel olarak sahneledikleri When In Rome, bildiğimiz tüm oyun sahnelenme ve izlenme kalıplarının dışına çıkıyor. Sahne yok, dekor, kostüm hiç yok. Sadece dört oyuncu ve onların bitmek bilmeyen enerjileri var. Bekar bir kız, muhafazakar bir ailenin evini tutuyor, erkek arkadaşını da eve getiriyor, sonra olaylar biraz arap saçına dönüşüyor. Oyunu sahneleme tekniği farklı; oyuncuların seyircilerin arasında koşturmalarını ve onları da oyuna katma çabalarını izlerken yoruldum. Arada gülüp eğlendiğim bölümler oldu ancak böyle bir tarzı benimsemem pek mümkün olmadı. Hareketi bol, seyircinin oyuncu, oyuncuların seyirci olduğu bir oyun nasıldır derseniz, When In Rome için bilet alabilirsiniz.

Aşk Halleri
Zuhal Olcay ve Burak Sergen’i ilk kez sahnede buluşturan Aşk Halleri, iki eski sevgilinin yıllar sonra sahnelenecek oyunda bir araya gelerek geçmiş defterleri nasıl karıştırdığını anlatıyor. Karşılıklı hesaplaşmalar, flashbacklerle iki oyuncunun günümüzdeki hallerine hep birlikte bakıyoruz. Yıllar geçince ilişkilerde ne değişiyor, aşk yeni bir şekil mi alıyor gibi bazı sorularımıza cevap ararken, köprünün altından suların geçtiğine ve aynı sularda iki kez yıkanılmayacağını anlıyoruz. Oyunun çevirisi ve ışık tasarımını büyük bir beğeniyle, özellikle de Zuhal Olcay’ın sade oyunculuğunu büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Bir sahneden diğerine hızla geçilirken, keşke tek perde olsa daha da etkileyici olur diye de düşündüğümüz Aşk Halleri, iki usta oyuncuyu bir arada izlemek için güzel bir fırsat. Ocak ayının kapanışını böylece güzel bir oyunla yaptım, siz de bu ayın kapanışını aynı şekilde yapmak için değerlendirebilirsiniz.

Yeni yılın ilk haftalarını böyle bitirirken yeni ay için oyun izleme çabalarıma çoktan başladım. Bakalım bu kez listemde nasıl ilerleyecek ve oyun izleme deneyimim nasıl sonuçlanacak? Önümüzdeki ay görüşmek dileğiyle..
Yorum Yap

16 Ocak 2018 Salı

ENKA Tiyatro Buluşmaları: Sahneden İnsan Manzaraları

Yeni yılın ilk ve en heyecanlı tiyatro organizasyonunda perde açılıyor. ENKA Tiyatro Buluşmaları, 30 Ocak-5 Nisan tarihleri arasında sahnede insanı insanla anlatmaya hazırlanıyor.

ENKA Kültür Sanat, yine dersine çok iyi çalışmış ve gönlünden tiyatro geçen herkesin alkışayacağı bir program hazırlamış. ENKA Tiyatro Buluşmaları ile 30 Ocak-5 Nisan tarihleri arasında, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu'nda, sahneden insan manzaralarını izleyeceğiz. Dokuz oyun ve altmışı aşkın oyuncu, bize tiyatronun hayatın aynası olduğunu bir kez daha gösterecek.

İşte yaşamın bir yansımasını göreceğimiz oyunlar:


Açılış, 30 Ocak’ta Çehov’un dönüm noktası diye nitelendirilen Martı oyunuyla yapılıyor. Serdar Biliş’in yönetmenliğinde, Tilbe Saran’dan Şerif Erol’a, Fırat Tanış’tan Ecem Uzun’a, Serdar Orçin’e kadar kalabalık bir kadro bizi bekliyor. Madem harika bir ekiple Tiyatro Buluşmaları’na giriş yaptık, hızımızı kesmeden ertesi gün de Zuhal Olcay ve Burak Sergen’in oynadığı Aşk Halleri’nde yerimizi alıyoruz. İki sevgilinin yıllar yıllar sonra buluşmasına ve duyguların yeniden canlanmasına tanık olacağız. 2 Şubat Cuma günü, başka bir yapıtla karşı karşıyayız. Şahika Tekand’ın yönetmenliğinde Studio Oyuncuları, Samuel Beckett’in psikolojik manifestosu Godot’yu Beklerken’e hayat verecek. 


ENKA Tiyatro Buluşmaları’nın 6 Şubat’ta başkentten konukları olacak. Öğrencilik yıllarımda hiçbir oyununu kaçırmadığım Ankara Sanat Tiyatrosu, Bir Valize Ne Sığar ki? ile aslında bu dünyanın bir ibadethane olduğunu ve yaşama ihanet değil ibadet etmenin önemini anlatacak. 12 Şubat tarihinde, oditoryumunda biraz gürültü olabilir çünkü sahneye Hayvan Çiftliği kurulacak. Altıdan Sonra Tiyatro ve D22, George Orwell’in günümüzde bile güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyen oyununu kendi yorumlarıyla sahneye taşıyor. 27 Şubat Salı günü ise ENKA’da görmekten çok mutlu olduğumuz DOT Tiyatro, yeni oyunları Şafakta Buluş Benimle’yi biz tiyatroseverlerin beğenisine sunacak. Tekne kazasından kurtulan iki kadının birbirine tutunma çabası bakalım nasıl sonuçlanacak... Tiyatroadam ise 6 Mart'ta Bertol Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi ile sahnede ve bizler de “Bir çocuğu doğuran mı annesidir yoksa onu yetiştiren mi?” sorusunun cevabını hep birlikte vermeye çalışacağız. 

Mart ayının bereketi Mam’art Tiyatro’nun Kızgın Damdaki Kedi oyunuyla devam edecek. Tenesse Williams’ın her eserini heyecanla izlediğim gibi 13 Mart’taki bu oyununu da, hem maddi çıkarlara dayalı hikayesi hem de sevdiğim oyuncular sahnede olacağı için merakla bekleyeceğim. Programda beni en heyecanlandıran oyun Semaver Kumpanya’dan. 20 Mart Salı günü Herman Koch’un en sevilen eserlerinden Akşam Yemeği, ironik ve çarpıcı bir yüzleşmeyle bizi başbaşa bırakacak. 


27 Mart en özel gün çünkü Dünya Tiyatro Günü! ENKA Kültür Sanat, bu güzel günü kutlamada yine geleneği bozmuyor. Çiğdem Erken, orkestrası ve sevilen oyuncularla tiyatro ve müziğin ruhunu bir kez daha buluşturarak ülkemizin tiyatro ekolü için günün anlam ve önemine uygun bir konser sunuyor.

ENKA Kültür Sanat, sadece tiyatro değil, dans ve bale sevenleri de unutmamış. 3 Nisan Salı günü, Çıplak Ayaklar Kumpanyası, SAR ile dünyayı, insanlığı, dağları, yeryüzünü ve gökyüzünü yanlış anlamak üstüne kurgulanmış bir gösteri sunacak. 5 Nisan Perşembe günü ise sahnede balenin yıldızları var. MSGSÜ Bale Anasanat Dalının muhteşem kadrosu, Kuğu Gölü, Don Kişot gibi çok ünlü klasik eserlerden bölümler sergileyecek. Programda, her yıl olduğu gibi bu yıl da, çocuklar için bir güzellik düşünülmüş. Tamamı çocuklardan oluşan Barış için Müzik Orkestrası, bu yıl Sistema England ile birlikte çalışarak “The Nucleo Project” oluşumunu sahneye taşıyacak. Çocuklar, 17 Şubat Pazar günü kendileri için ücretsiz olarak gerçekleşecek bu ilham verici deneyimi aileleriyle birlikte yaşama fırsatına sahip olacak.


ENKA Tiyatro Buluşmaları, dopdolu programı, birbirinden farklı oyunlarıyla bizi ve alkışlarımızı bekliyor. "Oyuna gelmek" ve en önlerde yerinizi almak için acele etmekte yarar var zira program bu kadar ilgi çekici olunca, biletler daha şimdiden tükenmek üzere. O zaman herkese iyi seyirler!


Programla ilgili detaylı bilgiye www.enkasanat.org adresinden ulaşabilirsiniz.

***Fotoğraflar: ENKA Kültür Sanat
Yorum Yap

15 Ocak 2018 Pazartesi

Çirkin: Şekilciyim, Şekilcisin, Şekilci


İlgi çekici oyunlarıyla ve geniş sahnesiyle tiyatro dünyasında “ben de varım” diyen DasDas, bizlerin gönlünü çoktan fethetti bile. Bu sezonun en yenisi Çirkin ile de, güzellik kavramına başka bir boyut getiriyor ve yönetmeni İbrahim Selim başta olmak üzere başarılı oyuncularıyla alkışımızı kazanıyor.

DasDas'ı geçen sezondan beri konuşuyoruz, şimdi ise sohbetimize Marius von Mayenburg'un yazdığı Çirkin eklendi. Önce oyunun konusunu, sonrasında başarılı oyuncularını birbirimize anlattık. Oyun, yaptığı buluşuyla çığır açacak Lette'nin sunumu öncesinde aldığı habere şaşırmasıyla başlıyor. Sırf çirkin olduğu için sunuma asistanının gönderilmesine karar veriliyor. Lette, eşinden de aynı yorumlara dayanan bir darbe yiyor ve soluğu estetik cerrahının yanında alıyor. Bundan sonra güzel bir yüze mi kavuşuyor, eski ünvanına veda mı ediyor ve artık onun için hayat kolay mı oluyor?.. Sorularınızın cevabını merakla izleyeceğinize ve “nasıl yani” diyeceğiniz bir kısır döngünün içinde kendinizi bulacağınıza eminim. Beraberinde, güzellik kavramını irdeleyip, içeriğe değil de şekilciliğe verdiğimiz önemi tartacaksınız.


Olaylar, Lette'nin lehinde ve aleyhinde devam ederken şu şekilcilik takıntımıza da sinir olmamak elde değil. Güzel olursak, vitrinimiz iyi olursa her kapı açılır şeklinde bir türkü tutturmuşuz gidiyoruz. Haksız da değiliz, çünkü bunun örneklerini defalarca ya gördük ya yaşadık. Hepimiz, şekilcilik konusunda mahalle baskısı üzerimizde güzelleşme çabası içine giriyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki, aynı fabrikadan çıkma görüntülerle etrafımız sarılmış. Bu kadar çaba gösterdik de ne oluyor? Durum değişmiyor, ya da sorunlar çözülmüyor. Başladığımız yere geri dönüyor ve aynı döngü içinde debelenip duruyoruz. Keşke her şey dış görünüşü halletmekle ve dışardan şeklimizi güzelleştirmekle bitseydi. Şekil perdesini yırtıp atsak ve arkasındaki öze ve değere baksak, "vitrine değil de iklime gelsek"; işte o zaman hayat bayram olacak. Çirkin, bilindik bir söze yeni bir uyarlamayı çağrıştırdı: güzellik uçar, bilgelik kalır. Ah bir öğrensek, bir anlasak…


Bu duygu ve düşüncelere, Gizem Erdem, Edip Tepeli, Volkan Yosunlu, Ali Yoğurtçuoğlu  oyunculuklarıyla tercüman oldu. Bir karakterden başka bir karaktere saniyeler içinde geçmelerine hayranlıkla şahit olduk. Ceket dışında herhangi bir kostüm değiştirmeden veya farklı bir kıyafet giyinmeden bambaşka kişilere büründüklerinde, bizler de o insanları her şeyiyle görüp elbiselerini ve saç şeklini bile tahmin eder hale geldik. Volkan Yosunlu’ya da "en sempatik estetik doktoru" ünvanını vermek istedik.

İbrahim Selim, ilk yönetmenlik deneyiminden alnının akıyla çıkmış. Bir röportajında da söylediği gibi, ısrarlara iyi ki, böyle güzel bir oyunla cevap vermiş. Şahsen, başka oyunlarda da yönetmenliğini konuşturması için şimdiden ön talepte bulunabilirim! Oyunu beğenmemdeki en büyük pay, çeviriye ait; dolayısıyla Serdar Biliş'in emeğine ve güzel Türkçesine sağlık demek istiyorum. Çirkin'in bir diğer başarılı unsurları dekor, ışık ve kostüm tasarımında Özüdoğru Cici, Ayşe Sedef Ayder ve Funda Çebi güçlerini birleştirmiş, oyunu izleme deneyimimiz sayelerinde tam olmuş.


Yüzyıllardır farklı boyutlarda süregelen “güzellik” kavramını başarılı oyuncularla masaya yatıran Çirkin, tiyatroseverleri bu meseleye bir de sahne üzerinden bakmaya davet ediyor. Eğleneceğiniz kesin, üstüne çok düşünüp tartışacağınız da kesin. O halde, adı çirkin ama seyri güzel bu oyunu kaçırmayın. İyi seyirler!

***Fotoğraflar: DasDas, haberturk.com
Yorum Yap

10 Ocak 2018 Çarşamba

Tiyatro Günlüğüm: Aralık 2017

Madem sadece aralık ayını değil koca bir yılı bitirme telaşı içindeydik, ben de izleyeceğim oyunlar listemde mümkün olduğunca hızlı davranmaya çalıştım. Araya seyahatler ve başka organizasyonlar girince eksiklikler oldu. Ancak izlediklerimin bıraktığı lezzet, çok iyi “oyuna geldiğimi” bana hissettirdi.

İşte geçtiğimiz ay izleyip de böyle hissetmemi sağlayan tiyatro oyunları:

HE-GO, Altıdan Sonra Tiyatro


Altıdan Sonra Tiyatro, yine yapmış yapacağını ve HE-GO ile biz tiyatroseverlerden tam puanı hak etmiş. Halil Babür, kalemini konuşturarak, kendisiyle birlikte Alican Yücesoy ve Ayşegül Uraz’ın samimi oyunculuğunu da dahil ederek kurtulamadığımız şu sanal alem bağımlılığının fotoğrafını çekmiş. Kısaca özetlersem, HE-GO, a)konusu b)düşündürdükleri c)yönetmeni d)oyuncuları e)hepsi seçeneklerinden muhakkak “e)” şıkkını işaretleyeceğiniz bir oyun. 2017’nin en iyi oyunlarından biri seçilmesi boşuna değilmiş diyeceksiniz. Oyuncular selam verirken, sosyal medyadaki hesaplarınıza da bir süre selam vermek ister misiniz, bilemedim. 2018’de de izleyeceğiniz ilk iyi oyunlardan olsun diyorsanız, HE-GO ile tanışmakta geç kalmayın.

FİLİFU’NUN İNTİKAMI, Altıdan Sonra Tiyatro


“Bir Tardieu Şeysi” olarak kendini tanıtan Filifu’nun İntikamı, oyun sahneleme fikri üzerine kurulmuş. Bir oyun düşünün, nasıl oynanacağı belli olsun ama sonrasında yukarıdan gelen bir emirle aynı oyun farklı formatlarda yeniden oynansın. Çocuk oyunu gibi olsun, korku oyunu gibi olsun, içindeki kelimeler çıksın yerine alakasız kelimeler konsun. Biz de izlerken “neler oluyor” diye hem şaşıralım hem de çok eğlenelim. Genç oyuncuların dahil olduğu ve Yiğit Sertdemir’in dahice tasarladığı bu oyun ‘izlemesi keyifli’ dedirtiyor. Her ne kadar ilk başlarda oyuna girememiş olsam da, biraz ilerleyince olayları algılamaya ve eğlenmeye başladığımı söyleyebilirim. Kumbaracı 50’nin bu sezonda konuşturan yeni işlerinden Filifu’nun İntikamı’nı da uygun olduğunuzda görmek üzere listenize ekleyin bence.


HAYVAN ÇİFTLİĞİ, Altıdan Sonra Tiyatro & D22


George Orwell denince aklımıza ilk gelen Hayvan Çiftliği, bu kez kalabalık bir kadroyla tiyatro sahnesinde. Benim için artıları olduğu kadar eksileri de olan bir çalışma ama yine de klasik bir eserin tiyatroya nasıl taşındığı görmek gerek. Öncelikle basit gibi görünen üç katlı bir dekora, hayvan karakterlerini olduğu gibi yansıtan kostümlere ve makyaja diyecek lafımız yok. Bazı oyuncular, canlandırdığı hayvanın kimliğine tamamen bürünmüş. Yoğun bir emek verildiği her halinden belli ancak süresinin biraz uzun olması düşündürüyor. Uyarlama genel olarak uygun olmasına rağmen bazı sahneler biraz azalsa ve oyun da şöyle bir silkelense çok daha keyifle izleyeceğimizi düşündük. Artısını eksisini bir yana bırakacak olursak, izlediğimiz her şeyin şu anda günümüz dünyasında yaşandığını görmek, George Orwell’in ustalığının önünde saygıyla eğilmemizi sağladı.

CINGILLI, Bakırköy Belediye Tiyatroları


Bakırköy Belediye Tiyatroları, orkestrası ve oyuncularıyla el ele vererek bir zaman makinesi (kendilerinin deyimiyle müzikli zaman matinesi) icat etmiş adını da Cıngıllı koymuş. Bu makinenin görevi de bizi müzikal tarihimizde yolculuğa çıkarmak. Oyuncular bazen ikili, üçlü bazen de daha kalabalık gruplar halinde sahneye geliyor ve başlıyorlar müzikal tarihimizi anlatmaya. Beraberinde de müzikallerden bölümler söyleniyor . Sadece müzikal tarihimiz mi? O dönemin siyasi ve toplumsal resmi de beraberinde veriliyor. Sonuçta toplum değişiyor, siyasi düzen değişiyor, bundan da en çok nasiplenen tiyatro oluyor. Eğlenip gülmenin, hatıraları canlandırıp nostaljik takılmanın, şarkılara eşlik edip ruhumuzu beslemenin ve emeği geçen herkese selam durup tiyatroya daha fazla inanmanın garanti olduğu bu zaman makinesine bir bilet de siz alın. İzleyip benim gibi bir sonraki seferin yolunu gözleyeceğinizden eminim.

SENİ SEVİYORUM TÜRKİYE, Bakırköy Belediye Tiyatroları


Bakırköy Belediye Tiyatroları, 21. İstanbul Tiyatro Festivali için sahnelemeye başladığı Seni Seviyorum Türkiye ile bizden yine bir alkışı hak ediyor. Oyun, çamaşırhanede bir araya gelen, her biri başka telden çalan beş kişinin yaşadıklarını anlatıyor. Bu kadar farklı dünyanın insanı bir araya gelmiş olsa da, hepsinin ayrı değil aynı dünyanın daha doğrusu aynı memleketin insanı olduğunu anlıyoruz. Geçmiş deneyimleri, burada su yüzüne çıkan duygular ve olaylarla birleşince ülkemiz gerçekleri de bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. İçimizi acıtan memleket durumlarıyla bizi yüzleştiren, gitmekle kalmak arasındaki köprüde yönümüzü seçme kararını bize bırakan ve ‘gitsek de, kalsak da o ülke bizim ülkemizdir’ dedirten bu oyun kesinlikle izlenmeli ve izlettirilmeli. Oyuna ve memleket hallerine bu kez gerçekten seyirci kalın.

III. RICHARD, Kumbaracı50


Bir yılı kapatmak için sanırım bundan daha iyi bir final olamazdı. Shakespeare’in, iktidar hırsının, insanın zayıflıklarıyla yoğurulup nasıl bir trajediye dönüştüğünü anlattığı bu ölümsüz eseri, Kumbaracı50 yorumu ve farkıyla karşımızda. Kostüm ve dekor tam yerinde; oyuncular ise resmen zirveye oynamış. Yiğit Sertdemir’in nefes kesen performansını, tekerlekli sandalyede çarpık bir görüntüyle sahneye gelip yaptığı kötülüklerle normal bir insana dönüşmesini ve en sonunda yaşadığı trajediyle yine eski haline dönmesini ağzımız açık izledik. Bence Shakespeare yaşasaydı, ‘zaten o oynasın diye yazdım bu oyunu’ diyebilirdi. İki saate yakın ve tek perde sürüyor ancak sahnelerin akıcılığı söz konusu olunca, gerisi teferruat kalıyor. III. Richard, hem hikayesi hem de şaşırtıcı uyarlamasıyla mutlaka görülmeli. Yılın kapanışını bu oyunla yaptım, bence siz de yeni yılın açılışını kendisiyle yapın.

Tiyatrolar ocak ayının programlarını açıkladı. Prömiyerlerin de müjdesi geldi. Hem gösterimde olanlar hem de yenilerle yılın ilk ayına hızlı bir giriş yapacağız demektir. Listem de yavaş yavaş şekillenmeye başladı. O zaman önümüzdeki ay, başka oyunlardan izlenimlerimle görüşmek dileğiyle…

***Fotoğraflar: Emre Mollaoğlu, Kumbaracı50 
Yorum Yap

Tato/Baba: Sevgi'li (?) Bir Aile Hikayesi

Galata Perform, tiyatroya iyi işlerle imzasını atmaya devam ediyor. Daha öncekilerden farklı olarak, Türk bir yazar yerine bu kez Polonyalı yazar Artur Palyga’nın Tato/Baba oyununu, performansta sınırları zorlayan oyuncularla ve Yeşim Özsoy’un yönetmenliğinde sahneye taşıyor; adı üstünde “baba” kavramını sorgulatıyor.

Galata Perform, sezona hızlı ve iyi bir giriş yapanlardan. Sahneledikleri her oyun gibi, Tato/Baba da beğenimiz ve alkışımızla sonuçlanıyor. Polonyalı yazar Artur Palyga, bir aileyi ve reisini merkeze alan bu oyunla dünyanın herhangi bir köşesinde ve hatta belki de karşı komşumuzda yaşanan bir dramı bize anlatıyor. Salona girer girmez tabutla karşılaşıyoruz, içinde de ölü biri! Normalde bugüne kadar hiçbir oyunda böyle bir karşılamaya denk gelmediğimiz için şaşkınlık diz boyu, “hayırdır inşallah!” diyerek cenaze evinde yerimizi alıyoruz. Anne ağlıyor, misafirler eşlik ediyor, evin çocuğu Franio’nun ise cenazeyle ilgisi yok. Ve sonra, hep birlikte olayların ilk başladığı yere yani Franio’nun doğumuna ışınlanıyoruz. Baba-çocuk ilişkisi de buradan yolculuğuna başlıyor. Despot bir baba, mazlum bir anne ve sevgiden başka şeye ihtiyacı olmayan bir çocuktan oluşan bu ailenin yaşadıkları da içimizi acıtıyor. Babanın çocukta bıraktığı travmalar, hepimizde bir yerlere dokunuyor, içimizdeki kabukları yavaş yavaş kaldırıyor.


Sevgi kavramının derinliklerine dalarak, babanın ailedeki rolünü, aileyi ve önemini sorgulamaya başlıyoruz. Ailenin yaşaması ve sağlıklı olması için en gerekli şeyin sevgi olduğuna bir kez daha inanıyoruz. Bu kadar zor mu sevmek, çocuğa sevgiyi aşılamak? Bugüne kadar verilemeyen sevgiye karşılık olarak başkalarını da sevgisizlikle cezalandırmak mıdır adil olan? Sevgi ailede başlıyor ve sonra topluma yayılıyor. Bu değer eksik kalınca da, ortaya sevgi yoksunu bir toplum çıkıyor. Sevgisizliğin sonucu olarak, şiddet her yerde kendini göstermeye başlıyor. Sonrasında neden çocuklar hırçın, gençler tatminsiz diye sorup duruyoruz. Oyun boyunca bunları düşünürken sanmayın ki, 'ah, vah vah' diye dövünerek ağlıyoruz. Aksine gülüyor ve eğleniyoruz çünkü oyuncular, matem havasına bürünmemize izin vermiyor. 

Oyuncuları ve oyuna kattıklarını anlatmaya bir soruyla başlayayım: siz hiç canlı ama sakar bir lamba, elleri ateş olan bir ocak ve hatta seksi geçinen bir küf gördünüz mü? Cevabınızın, hayır'dan öte, 'nasıl yani?' olduğuna eminim. O zaman şöyle açıklayayım: oyunun sahne tasarımı, tahta tabuttan ve birkaç ahşap sandıktan; geri kalan tüm dekor da oyunculardan ibaret. Oyuncular, asker, kardeş gibi karakterler dışında sahnede olması gereken tüm objelere de hayat veriyor. Yeri geliyor, içlerinden biri kova oluyor ve biz ıslanmamak için gardımızı alıyoruz; yeri geliyor diğeri televizyon oluyor ve biz sesini kısmak istiyoruz ve hatta yeri geliyor başka oyuncu karpuz oluyor ve biz bir dilim tatmaya can atıyoruz. Bir de olabilecek en şirin tavşanla da bu oyunda karşılaşıyoruz. Sahneyi öyle bir dolduruyor ve dekora öyle bir can veriyorlar ki, içinde bulunduğumuz yirmi-otuz metrekarelik oda, bir anda bu ailenin evine, yatak odasına, mutfağına ve gittikleri diskoya dönüşüyor. Biz de onlarla aynı havayı ve ruhu soluyoruz. 


Tüm bu his ve düşünceler, Erdem Kaynarca, Onur Gürçay, Özge Korkmaz, Ceren Demirel, Akant Çetin, Serhat Gücüm ve Barkın Sarp’ın oyunculuklarıyla mümkün oluyor. Her oyuncunun her karakteri bir şekilde canlandırabileceğini düşünürdüm de, bizzat yaşayan dekor olabilecekleri hiç aklıma gelmezdi. Hepsine hayran kaldık ama en çok da tavşan rolüyle gönlümüzü fetheden Ceren Demirel’e. Yönetmen koltuğunda oturarak böyle bir ekibi bir araya getiren ve oyuncuların dekoru en az karakterler kadar başarıyla canlandırmalarını sağlayan Yeşim Özsoy’un gerçekleştirdiği “iyi işler” hanesine Tato/Baba’yı da yazdık.

Tato/Baba, benim için metinden çok oyuncularıyla hatırlayacağım, “gidin ve canlı kova, çiçek, küf... nasıl oluyormuş’u görün” diye önereceğim ve Galata Perform’a bir kez daha artı puan vereceğim bir oyun niteliğinde. Polonya’da yaşayan, tıpkı bizim ülkemizdeki gibi, hepimizin hayatında kazısak da çıkmayacak izlere sahip baba egemen bir ailenin cenaze evine geç kalmayın. Şimdiden iyi seyirler…



**Fotoğraflar: Galata Perform
Yorum Yap

3 Ocak 2018 Çarşamba

Seni Seviyorum Türkiye: Gitmek İstesek de, Gidemesek de...

Bu sezon birbirinden iyi oyunlar sahneleyen Bakırköy Belediye Tiyatroları’nı ikinci evimiz ilan ettik. Hal böyle olunca ne yapıp ettik ve bu kez de Seni Seviyorum Türkiye oyununa misafir olduk.

Bakırköy Belediye Tiyatroları (BBT), 21. İstanbul Tiyatro Festivali için sahnelediği Seni Seviyorum Türkiye ile bizden yine bir alkışı hak ediyor. Sadece festival için sahnede olacağını düşünmüş ve üzülmüştük ki, sezon boyunca da izlemeye devam edeceğimizi görünce keyfimiz yerine geldi. Zaten bu oyunu sadece festivalde izlemek yazık olurdu. Güzel haberin üstüne rotamızı bildiğimiz adrese Bakırköy Belediye Tiyatroları’na çevirdik ve Seni Seviyorum Türkiye’yle tanışma şansına eriştik.


Oyun, bir çamaşırhanede bir araya gelen, her biri başka telden çalan beş kişinin yaşadıklarını anlatıyor. Biri hiç yıkanmamış, diğeri lohusa kafasında, bir diğeri televizyon şovmeni ruhunda, sondan bir önceki biraz daha normal görünümlü ama yine de başka bir alemde ve sonuncusu da çamaşırhanenin sahibi. Bu kadar farklı dünyanın insanı çamaşırhanede bir araya gelince, hepsinin ayrı değil aynı dünyanın daha doğrusu aynı memleketin insanı olduğunu anlıyoruz. Geçmiş deneyimleri, burada su yüzüne çıkan duygular ve olaylarla birleşince ülkemiz gerçekleri de bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Memleketimiz evlere şenlik, siyasal ve toplumsal düzen her gün 'ancak bu ülkede olur' dediğimiz olaylara gebe ve insanlar da değişen değerlerin kuşatması altında kalmışken, hep beraber ne yapacağımızı bilemiyoruz. Taksim çok değişti, aslında her semt çok değişti, taksiciler de dahil hiçbir şey eskisi gibi değil ama yapacak bir şey var mı diye sorgulamadan edemiyoruz. Göç edelim ama nasıl, kim bizi alır, hangi ülkeye ne şekilde kapağı atarız? Biz istiyoruz da bakalım onlar kabul ederler mi? Kapağı attık diyelim, alnımızın ortasına göçmen damgasını yemiş gibi bize baktıklarında ne yaparız? Sonuçta Çelik’in söylediği ve oyunda mırıldanıldığı gibi “Gitsem, gidemem; kalsam kalamam, şaştım bu işe…” Valla ateşteyiz biz, ateşte! Bu gerçeklerle boğuşurken, kendimizi kabul ettirme çabalarında içimiz acırken, acaba bir ümit var mıdır, güzel günler yakın mıdır diye düşünsek de ve her birimizin cevabı ayrı olsa da hepimizin birleştiği şöyle bir gerçek var: “Seni Seviyorum Türkiye!” 

 
Bunları izlerken, bir sahneden diğerine geçerken oyunun yazarı Ceren Ercan’a da “helal olsun” dedik. Hepimizin bildiği ama itiraf edemediği gerçekleri doksan dakika içinde gayet sade, kör gözüne parmağım demeden yazmış. Klasik bir oyun yapısında değil, biraz absürd, biraz fantastik öğelerle oyunu kurmuş. Espriler ve “ay evet, bir de böyle şeyler vardı, değil mi? “diye ortak noktada buluştuğumuz örneklerle hem iyi eğlendik hem de bazı gerçekleri ya sorguladık ya kabullendik. Ceren Ercan’ın, Köpeklerin İsyan Günü ve Gülce Uğurlu ile birlikte yazdığı İstenmeyen’deki başarısından sonra burada da kalemini biraz daha sivrilttiği görülüyor. Türkiye üçlemesinin diğer iki oyununu, sahneye yeni adımını atan “Berlin Zamanı” ile “Tahran Rüyası“ için bende şimdiden büyük bir sabırsızlık ve merak hakim.

Oyunun yönetmeni Yelda Baskın ise doğru bir rejiyle bu görevin altından kalkmış. Bu kadar çok sahneyi, bilindik gerçekleri, klasik bir düzenden farklı bir formatta bize sunmasını ayrıca sevdik. Kıyafetlerin değiştirildiği bölümle ‘nasıl yani’ derken son sahnede oyunculara da “aman Allah’ım, ne oldu size!” diye söylenip durduk. Oyun bu kadar zor olmasına rağmen, izleme deneyimimiz de bir o kadar rahat gerçekleşti. Hareket düzeni Melih Kıraç’a ait ve sayesinde oyuncuların uyumu da en olabilecek şekilde sağlanmış. Sadece bazı sahnelerde geçiş biraz yavaş veya kopuktu ama yeni bir oyun olmasının etkisidir diye düşündüm. 

 
Oyuncular Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç ve Damla Karaelmas Gökhan için alkış, alkış ve alkış! Her biri nevi şahsına münhasır karakterleri üzerinde taşımayı bilmişler. Beşinin de oyundaki ağırlığı aynı ve bu dengeyi sonuna kadar hiç dinmeyen bir enerjiyle sürdürmeyi başardılar. Kısaca “beşi bir yerde” değerinde bir oyunculuk söz konusu olmuş.

Sadete gelecek olursak, içimizi acıtan ülkemiz gerçekleriyle bizi yüzleştiren, gitmekle kalmak arasındaki köprüde yönümüzü seçme kararını bize bırakan ve 'gitsek de, kalsak da o ülke bizim ülkemizdir' dedirten Seni Seviyorum Türkiye kesinlikle izlenmeli ve izlettirilmeli. Bu oyuna ve memleket hallerine bu kez gerçekten seyirci kalın. Şimdiden iyi seyirler!


***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle... 
Yorum Yap

Cıngıllı: Kemerlerinizi Bağlayın, Zaman Yolculuğuna Çıkıyoruz!

Bu yıl yeni oyunlarıyla ailece severek izlediğimiz Bakırköy Belediye Tiyatroları, orkestrası ve oyuncularıyla el ele vererek Cıngıllı ile bizi bu kez bir zaman yolcuğuna çıkarıyor.

Bakırköy Belediye Tiyatroları (BBT), bir zaman makinesi (kendilerinin deyimiyle müzikli zaman matinesi) icat etmiş adını da Cıngıllı koymuş. Bu makinenin görevi de müzikal tarihimizde yolculuğa çıkarmak. Biletini alan biz yolculara da hareket etmeden önce uyarısını yapıyor: “Bir oyun izlemeyeceksiniz, müzik ve şarkılarla dolu bir gösteriye dahil olacaksınız.” Sahnede bir oyun değil de makine nasıl olur, nasıl çalışır, ilk durak nerede başlar, son durak neresi şeklinde kafamızda tuhaf sorularla arkamıza yaslanıyor, kemerlerimizi bağlayarak yolculuk için hareket müziğini, yani BBT orkestrasının ilk işaretini bekliyoruz.


İlk durağımız Karagöz-Hacivat çünkü müzikal tarihimiz de galiba “hay hak, yar bana bir eğlence medet” diyerek başlıyor. Sonrasında oyuncuların biri geliyor, biri gidiyor, kim ikili, kimi üçlü bazen de daha kalabalık gruplar halinde başlıyorlar müzikal tarihimizi anlatmaya. Sadece müzikal tarihimiz mi? O dönemin siyasi ve toplumsal resmi de beraberinde veriliyor. Sonuçta toplum değişiyor, siyasi düzen değişiyor, bundan da en çok nasiplenen tiyatro oluyor. Hem siyasi hem de müzikal tarihin özeti geçiyor dediysek, İlber Ortaylı’nın verdiği bir tarih dersine gelmişiz gibi düşünmeyin. Hem anlatıyor, hem de müzikallerden bölümler söyleniyor. Ruhumuz besleniyor, anılarımız tazeleniyor ve muhteşem seslerle kulaklarımızın pası siliniyor. Yolculuğumuzda kantolarla ısınırken, sonrasında bu tarihe mal olmuş, zihnimize kazınmış müzikaller hızlanmamızı sağlıyor. Keşanlı Ali Destanı’ndan tutun da, Devekuşu Kabare’ye, Hisseli Harikalar Kumpanyası’na, Eva Peron’a kadar ve daha nice Türk ve yabancı klasikler tek tek sahnede yerini alıyor. Ortaoyuncular’a, Şan Tiyatrosu’na ve tabi ki BBT’ye de kısa bir selam göndermeden yapamıyoruz. 17. yüzyılla başladığımız müzikal tarihimiz, savaşlarla, darbelerle, ekonomik krizlerle yön değiştiriyor. Darülbedayi, Devlet Tiyatroları ve özel tiyatroların kurulması derken, zaman makinesi yavaş yavaş da günümüze geliyor. Son durağımız, yitirdiğimiz ümitlerin yeniden diriliş sembolü Gezi Parkı. Hepimizin gönlünde en büyük tahta sahip ve müzikal dediğimizde ilk akla gelen şarkıya eşlik ederek zaman makinesinden iniyoruz.


İzlerken “ah şu perdelerin dili olsa da, konuşsa” demekten kendimi alamadım. Şu şahneler, kulisler, kim bilir neler gördü, kimleri ağırladı ve hangi alkışları bağrına bastı.... Toplumda yaşanan herhangi bir olumsuzlukta, siyasi arenadaki her krizde ve her sorunda en çok sanat etkilenmek zorunda mı? Oysa sanat ve benim için de en çok tiyatro en büyük iyileştirici güçtür. Hayatın aynasıdır, bize gerçekleri gösterir ki, ders alalım. Bir daha aynı hataya düşmeyelim. Böylece çevremizde iyilikler, güzellikler olsun ve biz mutlu olalım. Maalesef tablo her geçen gün tam tersine dönerken yine de içimize biraz ümit tohumları da serpilmedi değil. Sonuçta bu kadar olumsuzluğa, engellemeye rağmen, ille de tiyatro diyerek yaşatmak için dört elle sarılmışlar. İyi oyunlar, yazarlar, yönetmenler ve usta oyuncular bize armağan edilmiş. Geliştirip yeni tarzlar ve ilk defa denenen türlerle bugünlere kadar getirmişler. Sahne olduğunda oynayıp kapatıldığında alternatifler üretilmiş. Kapalı gişe oynayan oyunlara, ayakta alkışlanan oyunculara baktıkça umudumuzu kaybetmemenin en belirgin sinyalini de alıyoruz. Bunları düşünürken yetiştiğim, yetişemediğim, ilklerini ekranlarda izlemek durumunda kaldığım büyük ustalara, misal Suna Pekuysal, Engin Cezzar, Zeki Alasya, Semiha Berksoy’a, saygı duruşunda bulunmayı; halen izleme şansına eriştiğim Zihni Göktay, Gülriz Sururi, Sezai Aydın, Ayten Gökçer, Ferhan Şensoy, Genco Erkal ve daha nicelerine de “sahnelerde hep var olmalarını’ dilemeyi de ihmal etmedim. Önde günümüz oyuncularını dinleyip arkadaki barkovizyonda kendilerini izleyince nostalji yaşayıp gözyaşlarıma engel olamadım.


Bu muhteşem projeyi düşünen, hayata geçiren ve bize büyük bir coşkuyla sunanlara alkışlarımızı göndermemek ve kısa bir tarih dersi için teşekkür etmemek mümkün mü? Öncelik Emah Eren’de. Projenin sahibi olduğu gibi, iki perdelik bu gösterinin akışını da başarıyla yönetmiş. Kendisiyle birlikte oyuncular Ragıp Savaş, Fidan Koşar, Orhan Kemal Aydın, Yonca Şahinbaş, Nazan Koçak, Faruk Üstün, Erol Ozan Ayhan, Gözde Ayar, Mustafa Sercan Yener ve İrem Sultan Cengiz ayrı ayrı tebrik ve takdirimizi hak ediyor. Ragıp Savaş’la çok uğraşmış olabilirler ama kendisinin gerçekten bir suçu yok (söylemeden duramadım:)) Müzik direktörü Çiğdem Erken’e ve BBT orkestrasının mensuplarına da, Uğur Çerkezoğlu, Ebru Mine Sonakın, Nilay Sancar, Aykut Yıldırım, Ersin Toz, Melih Yüzer, Harun Koç, Adem Elkaya, Mehmet Boyacı’ya, alkışlarımızı teslim edelim. Yanına da metinlerde Irmak Bahçeci, dekorda Barış Dinçel ve ışıkta İlker Dursun’u da ekleyelim. İyi ki böyle bir fikir gelmiş ve iyi ki bizilere sunmuş BBT!

Adını, Balıkesir yöresine ait, saçaklı ve püsküllü bir görünümü olan bir mantıdan alan Cıngıllı, müzikal tarihimizin dört bir yanındaki müzikalleri bir araya getirip nostaljik bir tabakta bize sunuyor gibi. Eğlenip gülmenin, hatıraları canlandırıp nostaljik takılmanın, şarkılara eşlik edip ruhumuzu beslemenin ve tiyatroya daha fazla inanmanın garanti olduğu bu zaman makinesine bir bilet de siz alın. İzleyip benim gibi bir sonraki seferin yolunu gözleyeceğinizden eminim. Şimdiden iyi yolculuklar!




***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu'na özel teşekkürlerimle... 
       

     
Yorum Yap

29 Aralık 2017 Cuma

2017'de 'Oyuna Geldik': En Sevdiğim Oyunlar

2017, birbirinden güzel oyunlarla “iyi ki tiyatro var” dediğimiz bir yıl oldu. Çok beğendiğimiz oyunlar, kalemine sağlık dediğimiz yazarlar, ustalığını konuşturan yönetmenler, emeğini takdirle karşıladığımız sahnenin arkasındaki kahramanlar ve ayakta alkışladığımız oyuncularla koca bir yıl “oyuna geldik”.

Nasıl mı derseniz, bu yılın en sevdiğim ilk 10 oyunuyla anlatmaya çalışayım:
(Oyunlar, alfabetik sırayla listelenmiştir.)

Ayışığında Gökkuşağı, Galata Perform


Galata Perform’un en yenisi,  Ayışığında Gökkuşağı mucize tadında bir oyun. Serdar kurt’un sağlam metni, Yeşim Özsoy’un başarılı yönetmenliği, Ayşe Lebriz Berkem, Özgün Çoban ve Oğuz Öztekin’in hakkını verdiği oyunculuklarıyla sahneye fazlasıyla yakışmış. Mucizeye inanır mısınız bilmem ama oyunu izledikten sonra mucizenin gerçekleşmesini, en az oyuncular kadar dileyeceğiniz kesin. Hatta onlar selamını verirken de aklınızın bir köşesinde, mırıldandıkları şu sözler yerini alacak: Mucizeler, gece vakti çıkabilecek bir gökkuşağı kadar yakındır belki de…
* Ayışığında Gökkuşağı ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz 

Bir Baba Hamlet, Baba Sahne


Baba Sahne, tiyatro seven sevmeyen herkesi Bir Baba Hamlet’le eğlenceli bir şölene davet ediyor. Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu’nun harikalar yarattığı bu davette amaç Hamlet’i sahneye koymak. Ancak kalaslarından dekor, heveslerinden oyun yapmak üzere yola çıkmış iki cüretkar oyuncunun ortaya nasıl bir iş çıkaracağını tahmin edersiniz sanırım. Shakespeare’i bile gülmekten mezarında ters döndüren bu daveti yeni yılda geri çevirmek olmaz. Yoksa gülmekten ağlamadığınız için pişman olursunuz.
 * Bir Baba Hamlet ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz

Cıngıllı, Bakırköy Belediye Tiyatroları


Sahnelerin en çalışkan gruplarından Bakırköy Belediye Tiyatroları (BBT), Türk tiyatrosuna saygı duruşunda bulunuyor. Cıngıllı, bir oyun değil bir zaman makinesi. ‘Yar bana bir eğlence’ diyerek, Karagöz-Hacıvat’larla başlıyor, Türk tiyatro tarihini bize anlatıyor. Döneme damgasını vurmuş müzikaller, usta oyuncular tarafından seslendiriliyor . Yetiştiğim, yetişemediğim, sahnede canlı izleyip alkışlama şansına eriştiğim tüm büyüklerime selam verdiğim bu muhteşem gösteriyle nostaljik bir zaman yolculuğuna çıktım. Gözlerimin dolmasına da engel olamadım. 2017’nin finalini BBT’nin bu şaheseriyle yaptım, bence Cıngıllı da sizin için 2018’in açılış oyunu olsun. 

Dünyanın En Güzel Arabistanı, EKİP Tiyatrosu


EKİP Tiyatrosu, bu kez tiyatro sahnesine bir şiir taşıyor. Turgut Uyar’ın başyapıtı Dünyanın En Güzel Arabistanı, Cem Uslu’nun muhteşem performansıyla dile geliyor ve yaratıcılık harikası dekoruyla ruhumuzda hoş bir tat bırakıyor. Akçaburgazlı Yekta, kadınların gizli güzelliğine davet ederken aklımızda en çok, sevginin en mükemmel halini yani ‘aşk’ı yalın sözlerle anlatması kalıyor. “Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi… Dünyanın en güzel Arabistanı’na…” Eğer siz de hem şiir hem tiyatro sevenlerdenseniz, her ikisini aynı sahnede izlemenin keyfini yaşamak isteyenlerdenseniz, mutlaka listenize alın.
* Dünyanın En Güzel Arabistanı ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

Düşperest,  Taşra Kabare


Taşra Kabare, bu sezon bize bir güzellik yapıyor ve Düşperest ile düşlerimizi bize hatırlatıyor. Nergis Öztürk, Şevki Çepa ve Cemal Toktaş, arkalarına Düş Bandosu’nu alarak izlemeye, gülmeye ve alkışlamaya doyamadığımız bir kabareye imza atıyor. 70’li yıllardan kahramanımız Cemalettin’in çıktığı müzik yolculuğunda, toplumun kültürel değişimini de gözler önüne seriyor. Son olarak da, bir gerçeğin altını çiziyor: “mesele her devrin adamı olmak değil, her devirde adam olmak.” 
* Düşperest ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

HE-GO,  Altıdan Sonra Tiyatro


Altıdan sonra Tiyatro, içinde bulunduğumuz sanal dünyanın, telefon ekranlarından beğenilme arzusunun ve takipçi sayısını artırma hırsının fotoğrafını çekiyor. Binlerce takipçi olunca ne oluyor, milyonlarca beğeniyle hayat nereye kadar diye sorup duruyoruz.  Halil Babür, kalemiyle harikalar yaratmış. Kendisiyle birlikte Alican Yücesoy ve Ayşegül Uraz inanılmaz güzel bir ekip olarak, kış günlerinde içimizi ısıtan bir oyunculuk sergiliyor. Keyifle geçen bir seksen dakikadan sonra kim bilir belki internetinizi kapatmak, tüm sosyal medya hesaplarınızı da dondurmak isteyebilirsiniz…
* HE-GO ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

Pera’nın Zamanı, Altıdan Sonra Tiyatro


Tiyatronun büyüsüne inanlardansanız, Pera’nın Zamanı bu inancınızı doğrular nitelikte. Altıdan Sonra Tiyatro, Pera Palas Jumeirah ile bizi zamanda bir yolculuğa çıkartıyor ve bu zamana sıkışıp kalan insanlarla tanıştırıyor. Pera Palas’ın kapısından içeri girerek Agatha Christie, Greta Garbo ve Franz Joseph’in kadığı odalara ve kral dairesine konuk olup misafirlerinin birbirinden bağımsız hikayelerini izliyorsunuz. Sizler de, tiyatro sahnesi yerine otel odalarında yaşadığınız bu farklı deneyimle otelden ayrılıyorsunuz.   
* Pera'nın Zamanı ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, BAM İstanbul


Geçtiğimiz sezonun en’lerini barındıran, ödüllerin neredeyse hepsini evine götüren BAM İstanbul, bu oyunda, üç ayrı neslin bir iç dökme hikayesini anlatıyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleme aldığı Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, son 50 yılın özeti niteliğinde. Başak Sönmez Ertanoğlu, Ayfer Dönmez ve Melis Öz, şaşalı dekora, abartılı kostümlere veya yanarlı dönerli sahne düzenine gerek olmadan oyunculuklarıyla parmak ısırtıyor.
* Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit, Seyyar Sahne


Seyyar Sahne, yine iyi ki yapmış, iyi ki sahnelemiş dediğimiz bir oyunla daha karşımızda. Latife Tekin’in en sevdiklerimizden Sevgili Arsız Ölüm romanından hareket ederek Dirmit karakterini, tiyatro sahnesine taşımış ve geçen sezon gibi bu sezonun da en izlenilesi oyunları arasında yerini almış. Roman dediysek, her sayfası değil sahnede gördüğümüz. Dirmit’in bir gecesiyle romanın genel bir özeti bize anlatılıyor. Nice Dirmit’lerin ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan milyonlarca Dirmit’in dünyası sunuluyor. Hakan Emre Ünal’ın yönetttiği, Nezaket Erden’in oyunculuğuyla deyim yerindeyse resmen döktürdüğü oyunu izledikten sonra benim gibi Dirmit’e hem sarılmak hem de durmayan azmini takdir etmek isteyeceksiniz.   
* Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz

Tac’ın Nöbetçileri, B Planı


B Planı, Tac’ın Nöbetçileri ile “zaten kötü oyun yapmazlar” sözünü doğruluyor. Hatta bununla yetinmiyor, Murat Eken ve Kaya Akkaya’nın göz dolduran oyunculuğuyla izleyenleri inandığımız tüm değerleri sorgulamaya çağırıyor. Rajiv Joseph’in yazdığı oyun, dilden dile anlatılan Tac Mahal efsanesinin acı gerçekleriyle yüzleştiriyor. İyi bir hikayenin, enerjisi yüksek bir oyunculukla sahneye taşındığı TAC’ın Nöbetçileri , 2018 listenizde (hatta mümkünse ilk beşte) olsun. 

* Tac'ın Nöbetçileri ile ilgili izlenim yazımı buradan okuyabilirsiniz 
Yorum Yap