daimatiyatro@gmail.com

19 Mart 2019 Salı

Tiyatro Günlüğüm: Şubat 2019

Şubat, yılın ve sezonun en kısa ayı ancak o kadar çok oyun sığdırdım ki, sezonun en uzun ve en verimli ayını geçirmiş gibi hissettim.

Şubat ayıyla birlikte sezonun yarısını da bitirdik. Yirmi sekiz gün boyunca bir tiyatrodan başka bir sahneye koşturarak izlediğim oyunlara bakacak olursam, sanırım sezonun en yoğun ayını da yaşamış oldum. İzlediğim tüm oyunlarla keyfim yerine geldi ve hepsi de, soğuk geçen günlerinde içimi ısıttı.

İşte, izleme sırasına göre, şubatta alkışladığım oyunlar:

Fotoğraf 51, Craft Tiyatro 
Craft Tiyatro, DNA, x-ışınları, fosfatlar ve hırslı bir yarışın ortasında ‘yaşamın sırrını’ bulmaya çalışan bir grup bilim insanını anlatan Fotoğraf 51’le sezona yine imzasını atıyor. Oyunun yazarı Anna Ziegler, DNA’nın gizli kaşifi Rosalind Franklin’i merkeze alıyor ve hırsın, rekabetin hakim olduğu bilim dünyasını gözler önüne sunuyor. Çağ Çalışkur, dokunaklı hikayeyiyi olabilecek en doğru rejiyle sahneye taşıyor; Funda Eryiğit, Cem Avnayim, Barış Arman, Bahadır Efe, Orçun Soytürk, Selahattin Paşalı, Korhan Soydan, ödüllere layık bir oyunculuk sergiliyor. İyi oyunlar listemizde en üst sıralara yerleştirdiğimiz Fotoğraf 51, sizin için de 'mutlaka izlemeliyim listenizin' ilk başında olmalı.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Dogville, Versus Tiyatro 
Farklı işleriyle sahnelerde görmeye alıştığımız Versus Tiyatro, bu kez de Dogville’le adından söz ettirmeyi başarıyor. Kayhan Berkin, Lars von Trier’in kült filmini tiyatroya uyarlayarak zor bir görevin altından kalkıyor. Oyunun kahramanları Cantürk Çolak, Cenk Doğar, Ece Çeşmioğlu, Esra Yaşar, Güzide Arslan, Gökhan Gürün, Mehmet Yılmaz, Müfit Aytekin, Nihan Aypolat, Olcay Yusufoğlu, Rüzgar Aksoy ve Şerif Erol da, hikayenin temel taşını oluşturan toplumsal değerleri daha çok sorgulamamızı sağlıyor. Farklı bir dekor, film ve tiyatro karışımı sahneleme tekniği, iyi bir uyarlama ve inandırıcılıkta tam puan alan oyuncularla bence siz de Dogville sohbetine ortak olmalısınız.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Ne Evet Ne Hayır, Haha Tiyatro 
Öyküyü severiz, öykünün tiyatro sahnesine taşınmasını daha çok severiz. Haha Tiyatro da, bu sevgimize Ne Evet Ne Hayır oyunuyla karşılık veriyor. Oğuz Atay’ın mizah yönü ağır basan bu öyküsü, Özge Erdem’in yönetmenliğinde sahneye çok yakışıyor. Oyuncular Özer Arslan ve Sinan Arslan, iyi ki bu oyunda ve iyi ki nevi şahsına münhasır bu iki insanı canlandırıyorlar dedirtiyor. Oğuz Atay “ben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye seslenir. Haha Tiyatro bu çağrıyı bir adım ileriye götürüyor, “biz burdayız sevgili izleyicilerimiz, siz nerdesiniz (yani sizi de bekleriz)?” O zaman fazla bekletmeyin derim.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Kör Baykuş 
En büyük aşk tiyatro diyerek her 14 Şubat’ta oyun izleme geleneğimi Kör Baykuş’la devam ettirdim. Böyle bir günde, Sermet Yeşil’in muhteşem performansıyla oyun izlemeye olan tutkum daha da perçinlendi. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş isimli romanı, sahneye bundan daha güzel uyarlanamaz ve ana kahramanını da Sermet Yeşil’den başka birisi bu kadar enfes canlandıramaz sanırım. Maskeler oyunun en can alıcı ve en zengin unsuru haline gelmiş; ışıkla birlikte karakterin sanrıları, hayalle gerçek arasındaki gidiş-gelişleri çok iyi anlatılmış ve bize de gözümü kırpmadan izlemek düşmüş. Sezonun en iyi işleri arasında sağlam bir yer edinen Kör Baykuş'un, bir saati aşan gösterimi boyunca sizi alıp götürmesine izin verin. Sonunda kalp çarpıntısıyla alkışlayacaksınız.

Süper İyi Günler, Tiyatrokare
Tiyatrokare, Süper İyi Günler ile sahnelere sadece bir oyun ve kaliteli oyuncular kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda türünün tek örneği olan müthiş bir ışık-dekor düzeni, Asperger sendromuyla ilgili farkındalık ve bu sendroma sahip bir dost da kazandırıyor. Nedim Saban’ın iki yıllık emeğinin sonucu Süper İyi Günler bir oyunun ötesinde. Oyunun yorumlanma biçimi ve teknolojik unsurlarla bezenmiş sahne düzeni, SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlar ve 80 metrekare LED ekranlarla Türk tiyatro tarihinde bir ilk gerçekleşiyor. Nedim Saban’ın özenli rejisiyle, Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve Celile Toyon‘u izlemek, süper iyi bir gün geçirmekle eşdeğer. Özellikle Emir Özden, inandırıcılıkta sınırları zorlayan oyunculuğuyla izleyenlere şapka çıkartıyor. Süper İyi Günler, sizlere süper iyi bir oyun deneyimi vadediyor. O zaman listenize almayı unutmayın.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Meçhul Paşa, Tiyatroadam
Tiyatroadam, yine yapıyor yapacağını ve bizi iyi bir oyun izleme keyfinden mahrum bırakmıyor. Aziz Nesin, Sabahttin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Marko Paşa dergisinin nasıl doğduğunu, türlü türlü badireler atlatarak nasıl ayakta kalmayı başardığını ve derginin kapatılmasına geçen süre boyunca üç şair-yazarın yılmadan insan üstü çabalarla doğru haber ulaştırmak için nasıl çaba verdiğini tiyatro sahnesinden öğreniyoruz. Ahmet Sami Özbudak, 77 sayılık gazetenin perde arkasını usta kalemiyle anlatıyor ve yönetmen koltuğuna Emrah Eren oturuyor. Erdem Akakçe, Fatih Koyunoğlu ve Bülent Çolak bize mürekkep kokuları ve daktilo sesleri arasında bir oyun seyri yaşatıyor. Dekor ve aksesuarlar, hikayenin ve gerçeklerin altını çiziyor. Her sezon olduğu gibi bu sezon da Tiyatroadam oyunlarını izlememek olmaz, Meçhul Paşa’yı kaçırmak hiç olmaz.

Tırnak İçinde Hizmetçiler, Tiyatro Hemhal 
Bu sezon sahnelere merhaba diyen Tiyatro Hemhal, yeni oyunu Tırnak İçinde Hizmetçiler’le adınından söz ettirmeye kararlı. Hizmetçiler oyunundan hareketle metni yazan Hakan Emre Ünal, bu işi biliyor dedirtiyor. Tıpkı Trom’da, Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’te olduğu gibi, burada da metni nasıl ele alacağı, oyunu nasıl kurgulayacağını ve izleyenlere nasıl tadı damağında kalan bir oyun seyri bırakacağını gayet iyi biliyor. Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’ü, düşmeyen enerjilerini, bozulmayan uyumunu izlemek, seyirci olarak inanılmaz keyifli, diğer taraftan alkışlarımız bu keyfimizi anlatmaya yeter mi emin değiliz. sezonun en iyi işleri arasında yerini alan bu oyunu listenize almanız ve benim gibi daha salondan ayrılmadan tekrar seyretme planları yapmanız şiddetle tavsiye olunur.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

Yüzleşme, Duru Tiyatro
Duru Tiyatro, sahnelerde modern bir Suç ve Ceza hikayesiyle yerini alıyor. Ortada, sapkın cinayete kurban giden bir çocuk, ahlaksız bir katil, insan hayatını hiçe sayan bir yayıncı ve bu yenidünya düzeninde kendi adaletini arayan bir baba var. Graham Farrow’un bu sarsıcı eserindeki babanın isyanı, Emre Kınay’ın etkileyici ve gözlerimizin dolmasına neden olan oyunculuğuyla yerini buluyor. Esra Kızıldoğan ise para kazanmak ve meşhur olmak için her yolun mübah olduğuna inanan yenidünyanın temsilciliğini üstleniyor. Emre Kınay, yönetmen şapkasını da takarak, çevremizde duyduğumuz, gördüğümüz ve dinlediğimiz acı hikayeyle bizi bir kez daha sarsıyor. Biraz sert bir oyun olduğu uyarısını yapalım ancak listenize almanız şeklindeki önerimizi de mutlaka belirtelim.

Sonlarına yaklaştığımız Mart ayı da dolu dolu geçiyor ve listemdeki oyunlar tamamlanıyor. Gelecek ay görüşmek dileğiyle!
Yorum Yap

17 Mart 2019 Pazar

Red Speedo: Olaylar Bir Havuzda Geçiyor

Kim demiş, oyunlar sadece tiyatro sahnesinde oynanır diye. Her yer sahne olabilir, bir ev, bir park ve hatta bir havuz bile! Two Two Production, bu sezon işte bizi böyle şaşırtıyor ve Red Speedo'yla etkileyici bir hikayeyi, kalıpların dışına çıkartıyor.  Kahramanımız bir yüzücü ve olimpiyat seçmelerine hazırlandığı yer havuz olunca, ortaya da sahnede sınır tanımayan eşsiz bir oyun çıkıyor.

Two Two Production, ne yapsa izler, ne sahnelese alkışlarız. Bu kez, Red Speedo ile beğenimiz de takdirimiz de bir seviye atlıyor. Nedeni ise, Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak’ın güçlü işbirliğiyle, Lucas Hnath'ın çarpıcı oyununun bir sahnede değil havuzda tiyatroseverlere sunulması. Ray, olimpiyat seçmelerine hazırlanan, yüzmekten başka bir şey bilmeyen ve artık başarmak isteyen bir yüzücü. Antrenörü ve abisi arasında sıkışıp kalan Ray, olimpiyatlara gitmeye hak kazanıp Speedo firmasının kendisine sponsor olması hayaline ulaşmaya çalışıyor. Hayaller Speedo ve olimpiyatlar, gerçekler ise geçmek zorunda olduğu seçmeler, kız arkadaşıyla münasebeti ve doping ilaçları olunca, ortaya kıyasıya gerçekleşen yarış şiddetinde bir oyun çıkıyor. Peki, sonunda Ray amacına ulaşacak mı, Speedo’nun yüzü olacak mı, beş parasız bir halden havuz dolusu paralar içinde yüzebilecek mi, antrenörü ve abisi bu işten kazançlı çıkacak mı? Cevapları almak için oyunu benim gibi nefes almadan izlemek ve olanlara bizzat şahit olmanız gerekiyor.
Yaklaşık iki saat süren oyun boyunca, hepimizin kendimize sorduğu en önemli soru “kazanmak için ne kadar ileri gidersin?” oldu. Hırs, zafer, hile, yalan bir yanda; aile, değerler, vicdan, dürüstlük ise diğer yanda olunca, tıpkı Ray ile abisinin havuzda boğuşması gibi bu kavramlar kafamın içinde debelenip durdu. Kazanmak için her yol mübah diye düşünenler, bir işi, çıkarlarına göre yerine getirenler, aile gibi en önemli varlığı para ve hırs için heba edenler, emeğin değil de hilenin daha çok geçerli olduğuna inananlar…. İşte tüm bu insanlar bir oyunda toplanmış da, hayat yarışında galip gelme çabası içindeymiş gibiydi. Doğruluk ve vicdan en büyük pusulamız olursa, sırtımız zaten yere gelmez ki! Ah bir bilsek, bir anlasak… 
Red Speedo’yu merak etmemizde ve beğenmemizde başrol takdir edersiniz ki sahnesi. Kerem Pilavcı ve Ahmet Sami Özbudak, oyunu bildiğimiz sahne kalıplarının dışına çıkartıyor. Madem ortada bir yüzücü ve yüzme yarışması varsa, o zaman sahne de, havuz olmalı diyor. Pera Palas’ın havuzu, oyunun sahnesine dönüşüyor ve her şey bu havuzda yaşanıyor. Hikaye, belki bir tiyatro sahnesinde olsaydı, bu kadar etkilenmemiz ve mücadeleye inanmamız böylesine mümkün olmazdı. Özellikle de, kıyasıya geçen seçme yarışmasındaki heyecanı, biz de iliklerimize kadar başka türlü hissedemezdik. Ne diyeyim, önce fikirlerine, sonra emeklerine sağlık! 
Tuğçe Tanış, Erdem Kaynarca, Erol Babaoğlu ve Fehmi Karaarslan, oyunun heyecanını ve sürükleyiciliğini ikiye katlıyor. Erdem Kaynarca, böyle bir role layık olmak için oyun öncesi üç ay sadece yüzmüş ve burada da, hırsları ve zaaflarıyla yarışan Ray olmanın hakkını veriyor. Erol Babaoğlu, hırslı bir abi ve paragöz bir avukat rolünde fazlasıyla inandırıcı ve başarılı. İkisinin havuzun içinde ki hesaplaşması oyunun en can alıcı an'ı olmuş. (Onlardan ziyade ben, nefesimi tuttuğum için az kalsın boğuluyordum :). Gördüğünüz gibi, yönetmen koltuğunda oturan Ahmet Sami Özbudak, yine ince eleyip sık dokuduğu bir rejiyle bizi buluşturmayı başarmış.

Sezonun farklı ve kaliteli işler hanesine adını büyük harflarle yazdıran Two Two Production ve Red Speedo, sizi hırsın ve zaafların birinci gelmek üzere bir havuzda yarıştığı ve uyumlu bir ekiple emeğin galip geldiği bu oyuna davet ediyor. Böyle bir davete kayıtsız kalmak olmaz. Şimdiden iyi seyirler…



***Fotoğrafler: Two Two Production ve tiyatrolar.com.tr 

Yorum Yap

14 Mart 2019 Perşembe

Süper İyi Günler: Tiyatrokare’den Sezon Temennisi

Tiyatrokare, Süper İyi Günler ile sahnelere sadece bir oyun ve kaliteli oyuncular kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda türünün tek örneği olan müthiş bir ışık-dekor düzeni, Asperger sendromuyla ilgili farkındalık ve bu sendroma sahip bir dost da kazandırıyor.

Tiyatrokare’nin sahnelere süper sürprizi ve Nedim Saban’ın iki yıllık emeğinin sonucu Süper İyi Günler’i sadece bir oyun olarak nitelendirmek yetersiz kalır. Süper İyi Günler’i, oyunun da ötesinde, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan, belki de birçoğumuzun adını bile duymadığı Asperger sendromunu masaya yatıran ve bir çocuğun dünyasının zenginliğini gözler önüne seren harika bir proje olarak tanımlayabiliriz.
Öncelikle oyunla ilgili kısa bir bilgi vermek gerekirse, Mark Haddon’un kült romanı The Curious Incident of the Dog in the Night-time, Simon Stephans tarafından sahneye uyarlanıyor. Kitap altı milyon okuyucuyla buluşuyor ve on yedi farklı ödüle layık görülüyor. Süper İyi Günler, Londra West End ve New York Broadway gibi büyük sahnelerde milyonlarca izleyiciyle buluşuyor ve en prestijli ödülleri de kulisine götürüyor. New York’tan Hong Kong’a kadar dünyanın dört bir tarafındaki sanatseverlerle eş zamanlı olarak ülkemizde de seyircilerin beğenisine sunuluyor.

Süper İyi Günler oyununda ilk olarak Christpher Boone’la tanıştığımıza memnun oluyoruz. Dünyadaki tüm başkentleri ve 7507’ye kadar tüm asal sayıları ezbere bilen, kırmızı araba görmenin süper uğur getirdiğine inanan ve bir gün astronot olma hayaliyle yaşayan kahramanımız, komşusunun köpeğinin öldürülüşüne tanık oluyor. Sonra da çok sevdiği Sherlock Holmes’tan ilham alarak bu cinayeti çözmeye çalışıyor. Oyun ilerledikçe bizler de anne ve babasıyla, öğretmeniyle, komşularıyla tanışıyor ve Chris’in iç dünyasına doğru yolculuğa başlıyoruz. Chris’in “asal olarak” başlayan açıklamalarını, çevresindeki insanların tepkisini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Sonunda mutlu bir sona ulaşsak da, boğazımızda bir düğüm ve bu dahi çocuğu bağrımıza basma isteğiyle salondan ayrılıyoruz. 
Oyun, otizmli bir çocuğun ölen köpekle ilişkisini merkeze alıyor, sonra da elimizden turarak, ailelerinin yaşadığı sıkıntıların farkına varalım, bu insanların yerine kendimizi koyarak bir nebze de olsa anlayış gösterelim ve onları toplumdan dışlamak yerine aramıza almak konusunda da bilinçlenelim diyor. Nedim Saban’ın böyle büyük bir projeye imza atmasındaki asıl nedeni bize de sorgulatıyor: “Neden bizim de Asperger sendromlu bir arkadaşımız olmasın ki?” Christopher Boone gibi dostlarımız olursa, asıl o zaman siz görün hayatımızın zenginliğini!

Oyunun yorumlanma biçimi ve teknolojik unsurlarla bezenmiş sahne düzeni, hikayeden belki daha fazla kalbimizi kazanıyor. Tiyatro Kare, SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlar ve 80 metrekare LED ekranlarla Türk tiyatro tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor. Tufan Dağtekin’in müthiş görsel tasarımlarıyla sahneyi çepeçevre saran teknolojik unsurlar, kahramanımızın bulunduğu ortam kadar iç dünyasını da yansıtıyor. Oyunun daha ilk dakikasında, uzay aracına binmiş gibi Chris’in renkli ve bizden çok farklı yaşamına doğru yol alıyoruz. Hikayeyi ve böylesine bir sosyal sorumluluğu bir yana bırakın, sırf bu sahne düzenini görmek ve çevremizi saran ışıklar altında bambaşka bir düzlemde oyun izlemiş hissini yaşamak için bu oyun alkışlanır; beraberinde dekor ve ışık tasarımını üstlenen Kerem Çetinel de. 
Nedim Saban’ın özenli rejisiyle, Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve Celile Toyon‘u izlemek, süper iyi bir gün geçirmekle eşdeğer. Özellikle Emir Özden, inandırıcılıkta sınırları zorlayan oyunculuğuyla izleyenlere şapka çıkartıyor. Dansçılar İbrahim Can Sayan, Şebnem Şeviktürk, Onur Kırat, Uğur Can Arıkan, Cem Arslan, Sevcan Aydın ve Beste Koçak da, oyunun dengesindeki mihenk taşları. Kimi zaman sahnenin arkasında, kimi zaman da en ön saflarda hikayeyi tamamlıyorlar. Sahnede izlemeye doyamayacağım Celile Toyon’un önünde bir kez daha saygıyla eğiliyor ve böyle komşulardan her mahalleye en az üç tane gerek diyoruz.

Son olarak da en büyük alkışımız tabi ki Nedim Saban’a ve onun emeğine! En hassas olduğum konu oyunun çevirisiydi, temiz bir Türkçe ve nakış gibi işlediği çeviri ustalığı, oyunu anlaşılır ve samimi kılmış. Yönetmen koltuğuna da oturarak iyi ki böyle bir projeyi gerçekleştirmiş, iyi ki biz seyircileri böyle bir tiyatro keyfinden mahrum bırakmamış.

Süper İyi Günler, sizlere süper iyi bir oyun deneyimi vadediyor. Sürükleyici bir hikaye, sizi alıp götüren oyuncular, sahne düzenini bambaşka boyuta taşıyan tasarım ve yoğun çalışmanın tek bir oyunda toplandığı bu proje, “şahsen çok beğendim, bence sen de izlemelisin”lerimden bir oldu. Oyunu seyrettikten sonra en az böyle bir emeği gerçekleştirenler kadar destekçileri Ford, Michelin ve Beko’ya da Tiyatrokare gibi teşekkür edeceksiniz. O zaman şimdiden süper iyi günler ve süper iyi seyirler!

***Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu’na özel teşekkürlerimle…
Yorum Yap

10 Mart 2019 Pazar

Tırnak İçinde Hizmetçiler: Tiyatro Hemhal'e Tırnak İçinde Övgüler


Bu sezon sahnelere merhaba diyen Tiyatro Hemhal, yeni oyunu Tırnak İçinde Hizmetçiler’le adınından söz ettirmeye kararlı. Hakan Emre Ünal, Ayşe Draz, Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’den oluşan bu örnek ekibi ve oyunlarını sadece bugün değil, ileride de çok alkışlayacağız.

Tiyatro Hemhal, sezonda perdesini ilk açanlardan. Yeni oyunları Tırnak İçinde Hizmetçiler’le, gerek metin, gerek oyunculuk açısından birçok tiyatro gruplarından bir adım öne çıkıyor. Jean Genet’in Hizmetçiler oyununu bilirsiniz. Claire ve Solange, evin hizmetçileridir ve hanımlarından nefret ederek işlerini ve bir yandan da öldürme planlarını yaparlar. Oyun ilk başta, adı üstünde bu hizmetçileri tırnak içine alıyor ve daha on dakika geçmemişken bizi ters köşeye yatırıyor. İlerledikçe, İpek ve Bahar’ı tanıyor, Yıldız’ın ismi ve dedikodusu kulağımıza geliyor, bu ikiliye şanslarının bol olması dileğiyle bağrımıza basma isteğimiz artıyor. Claire ve Solange’dan nasıl İpek ve Bahar’a geldik, Yıldız nereden çıktı derseniz, oyunu izleyin derim. O kadar güzel bir akışı ve matematiği var ki, anlatıp büyüsünü bozmak olmaz.
Tırnak İçinde Hizmetçiler’i izlerken şans faktörünü irdeledim durdum. Şans gerçekten var mı, inanmak gerekir mi, çok çalışıyoruz, emeğimizin hiç mi önemi yok, bu haksızlık değil mi, adalet bunun neresinde gibi karmaşık sorular kafamda hakimdi. Terazinin bir kefesine şansı diğer kefesine emeği koyduğumuzda maalesef şansın çoğu zaman ağır bastığına şahit oluyoruz. Bazen öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki, insanın çok çalışanı değil şansın çok çalışanı ödüllendiriliyor. Birçok sektörde böyle bir gerçek söz konusu ve oyunculuk sektörü bu haksızlık hikayesinde kimi zaman başı çekiyor. Olsun yine de umutları her daim taze tutmak gerek, ayakta kalmak için başka seçeneğimiz zaten yok. Çok çalışmadan da olmaz tamam ama umut olmadan da yaşanmaz.

Hizmetçiler oyunundan hareketle metni yazan Hakan Emre Ünal, bu işi biliyor dedirtiyor. Tıpkı Trom’da, Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit’te olduğu gibi, burada da metni nasıl ele alacağı, oyunu nasıl kurgulayacağını ve izleyenlere nasıl tadı damağında kalan bir oyun seyri bırakacağını gayet iyi biliyor. Hizmetçiler oyununu izlemeyi beklerken birden İpek ve Bahar’ın isimlerini duymam, nasıl yani derken yine Hizmetçiler’e keskin bir U dönüşü yapmam ve oyun içinde mini başka oyunlarla sona ulaşmamdan, alkışlarım nasibini alıyor. Emre Ünal’ın oyunun inişli çıkışlı yapısını ustalıkla yönettiğini de ayrıca belirtmem ve dramaturjisini üstlenen Ayşe Draz’ın da bu başarıda payının büyük olduğunun altını çizmem gerek.
Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün’ü, düşmeyen enerjilerini, bozulmayan uyumunu izlemek, seyirci olarak inanılmaz keyifli, diğer taraftan alkışlarımız bu keyfimizi anlatmaya yeter mi emin değiliz. Başarısını zaten bildiğim ve Claire'le İpek rolünün de hakkını veren Nezaket Erden, burada hem çıtayı hem de hayranlığımı biraz daha yukarı çıkartıyor. Solange ve Bahar rolleriyle karşımıza çıkan Pınar Güntürkün, oyunculuğuyla canlandırdığı karakterlerin kararlılığını ve umudunu parlatıyor ve oyuna ne kadar yakıştığını bize gösteriyor. Dileriz, daha birçok oyunda birlikte izleriz ve ortak başarılarına yine şahit oluruz.
Tırnak İçinde Hizmetçiler, gerek hikayesi gerekse muhteşem oyuncululuklarıyla tırnak içinde ve büyük harflerle övgüleri hak ediyor. Sadece bir oyunu değil tutkuyla yapılan bir işin nasıl böyle başarıyla sonuçlandığını da izliyorsunuz. Bu demektir ki, sezonun en iyi işleri arasında yerini alan bu oyunu listenize almanız ve benim gibi daha salondan ayrılmadan tekrar seyretme planları yapmanız şiddetle tavsiye olunur. Şimdiden iyi seyirler!

***Fotoğraflar: Tiyatro Hemhal ve tiyatrolar.com.tr


Yorum Yap

21 Şubat 2019 Perşembe

Dogville: Versus Tiyatro'nun Sezona İmzası

Farklı işleriyle sahnelerde görmeye alıştığımız Versus Tiyatro, bu kez de Dogville’le adından söz ettirmeyi başarıyor. Kayhan Berkin, Lars von Trier’in kült filmini tiyatroya uyarlayarak zor bir görevin altından kalkıyor; kalabalık oyuncu kadrosu da, hikayenin temel taşını oluşturan toplumsal değerleri daha çok sorgulamamızı sağlıyor.

Versus Tiyatro’nun bu sezondaki izi Dogville, her tiyatroseverin alkışlaması gerekenlerden. Filmi izleyenler bilir, mafyadan kaçan Grace, dağların arasında kalan Dogville kasabasına sığınır. İlk önce kasabalılar bu yabancıyı aralarına kabul etmekte kararsızdır. Oylama sonucunda, yaşamlarının yeni sakinine hoş geldin derler. Ancak bir süre sonra Grace için bu karşılama pek hoş bulunmaz. En gencinden en yaşlısına herkesin işkenceye varan tutumlarına maruz kalır ama yine de kasabada kalır. En sonunda, ihbar üzerine yakalanır. Mafya babasıyla yüzleşir ve intikamı da acı olur.


Oyunda tüm değerlerin artıdan eksiye doğru uzanışını izleriz. Ahlakla başlayan ve ahlakı temel alan konuşmalar, en ahlaksız davranışlara dönüşür; hoşgörüyle ve şefkatla başlayan her hareket, şiddetli ve saygısız bir hal alır; başta Grace olmak üzere herkes mütevazı ve anlayışlıyken bencillik ve kibir birbiriyle yarışır. Kötü olan ne varsa, sonunda her şeyin müsebbibi ve kurbanı olur. Film beyaz perdede yerini aldığından beri, izleyenlerin tüm bunları sorguladığı kesin. Her şeyi kanlı canlı karşımızda izleyince, bu kez daha derinden sorguladığımız kesin. En çok da, ahlak dediğimiz o yüce değer ve ahlaklı geçinip de ahlaksızlıkta sınır tanımayanlar aklımın bir köşesinde.


Dogville’i bir film olarak tasarlamak, çekmek zor ama asıl zoru bunu tiyatro sahnesi için yeniden uyarlamakta ve izleyicilerin beğenisine sunmakta. Kayhan Berkin, bu konuda üstüne düşeni fazlasıyla yapmış. Bir anlatıcıyla Dogville kasabasına giriş yapılıyor, sonra kasaba halkı sırayla mekanlarında yerini alıyor. Biz izleyenler de yavaş yavaş Grace’in hikayesine kendimizi bırakıyoruz. Aralarda söz yine anlatıcının. Olaylar sadece anlatıcı ve oyuncular arasındaki çizgide gidip gelmiyor. Bir de gopro kamera var ki, oyuna sinema havası katıyor. Kamera spot ışığı gibi oyuncuların üstüne tutulurken, bizler de karşıya yansımasını izleyerek olaylara ve tepkilere daha yakından şahit oluyoruz. Oyunun sahnelenme tekniğindeki bu en can alıcı unsur, oyunun hareketlenmesini sağlıyor ve bir bakıma tiyatroyla sinemayı tek bir sahne üzerinde harmanlıyor. ‘Sinematografik Tiyatro’nun ne olduğunu böylece görmüş oluyoruz. En sonunda Grace’in babasıyla diyaloğunun kısa bir film olarak izlemek de, oyuna ayrı bir tad kazandırıyor. Bence Lars von Trier de izleyiciler arasında yerini almalıydı.


Oyunun kahramanları Cantürk Çolak, Cenk Doğar, Ece Çeşmioğlu, Esra Yaşar, Güzide Arslan, Gökhan Gürün, Mehmet Yılmaz, Müfit Aytekin, Nihan Aypolat, Olcay Yusufoğlu, Rüzgar Aksoy ve Şerif Erol sahnede tam da olması gerektiği gibi, ne eksik ne abartılı. Uyumlu ve dengeli oyunculukları da cabası. Grace’in hassas halleri Ece Çeşmioğlu’nda, Tom’un ukalalığı Rüzgar Aksoy’da çok iyi oturmuş. Gökhan Gürün’ün görme engelli karakteri canlandırması takdire şayan. En çok da Olcay Yusufoğlu’nu takdir etmek gerek, anlatıcı olarak başından sonuna kadar enerjisininden hiçbir şey kaybetmediği gibi tüm oyunu da aynı enerjiyle sonuna kadar ayakta tutmayı başardığı için.

Dogville, Amerika’da geçmesine rağmen Avrupa’da bir tiyatro dekorunda çekilmiş. Oyunda ise kasabayı anlatan, evlerle ağaçların yerleştirildiği bir sahne beklerken, beyaz çubuklarla sınırları ve tebeşirle de ev sahiplerinin isimleri çizilen farklı bir dekor karşılıyor bizi. İki dağ arasına sıkışıp kalan Dogville kasabası, bundan da iyi bir sahne düzeniyle anlatılamazdı sanırım. Bir iki metal bardak ve küçük ekmek dilimleri dışında oyunda dekor diyeceğimiz pek bir şey yok gibi. Onun yerine oyuncuların pantomim ustalığını konuşturduğu, açılan perdeden çalınan kilise çanına kadar tüm dekoru zihnimizde canlandırma görevini izleyicilere vermesi var. Daha salona adımımı atar atmaz ‘nasıl yani?’ merakımı uyandıran ve böylece oyuna ilgimi çeken bu dekorun mimarı Gökhan Kodalak’ı alkışlayalım o zaman.


Nerdeyse ilk provaya başladığı yaz aylarından bu yana konuştuğumuz Versus Tiyatro ve Dogville’i sezon boyunca da konuşmaya devam edeceğimize benziyor. Farklı bir dekor, film ve tiyatro karışımı sahneleme tekniği, iyi bir uyarlama ve inandırıcılıkta tam puan alan oyuncularla bence siz de Dogville sohbetine ortak olun. Oyun sonunda beğeninizi anlatan çok gündeminiz olacak. Şimdiden iyi seyirler...


***Fotoğraflar için Gökhan Gürün ve Versus Tiyatro'ya teşekkürlerimle...
Yorum Yap

20 Şubat 2019 Çarşamba

Haha Tiyatro'dan Ne Evet Ne Hayır: Sahneye Yakışan Bir Uyarlama

Sahneler, çiçeği burnunda Haha Tiyatro’yu ve Oğuz Atay’ın en sevdiğim öyküsü Ne Evet Ne Hayır’ı ağırlıyor. Yönetmen koltuğunda Özge Erdem, karşımızda oyuncular Özer Arslan ve Sinan Arslan, öykünün sahneye ne kadar çok yakıştığını gösteriyor.

Öyküyü severiz, öykünün tiyatro sahnesine taşınmasını daha çok severiz. Haha Tiyatro da, bu sevgimize Ne Evet Ne Hayır oyunuyla karşılık veriyor. Oğuz Atay’ın mizah yönü ağır basan bu öyküsü, mecburen Güzin Abla’lık yapan Akın Korkmaz’ın (F.G.), aşkına karşılık bulmaya çalışan M.C.’nin yazdığı mektupla etkileşimi üzerinedir. M.C.’nin derdine derman olmak, ister ama ortada daha büyük bir sorun vardır. O da, bugüne kadar okulda gördüğü hiçbir dersten nasibini almamış Türkçesi. Noktalama işaretlerinden, anlatım bozukluğuna kadar yalan yanlış Türkçeyle nerden tutsan elinde kalan bu mektubu bizimle paylaşmaya çalışır. M.C. ise diğer tarafta, mektupta belirttiği gibi sevdiceğinin net bir cevap verememesinden muzdariptir, oysa onun için neler neler yapmıştır, şimdi ise hapistedir. Öykü sonunda, F.G. gibi aynı kararsızlığı yaşarız, şimdi bu mektuba cevap olarak ne yazılır ki?


Öykü, Oğuz Atay’ın o karamsar üslubunın dışına çıkarak, aşkı konu alır ve Türkçe hassasiyetinin de altını çizer. Oyunda ise bu durumu biraz daha ön planda görüyoruz ve çok da mutlu oluyoruz. Haha Tiyatro’dan yeni bir oyunu müjdeleyeceğini bunun da Ne Evet Ne Hayır olacağını duyduğumda, düşünmüştüm acaba nasıl sahnelenir diye. Özellikle iki karakter ne yapacak, derdini nasıl anlatacak, hikaye diyaloğa mı dönüşecek diye merakla yerimi aldım. Karşımda sahneyi görünce ve Akın Korkmaz’ın öyküdeki gibi kendini tanıtmaya başlamasıyla merakımın yerini ilgi ve beğeni almaya başladı. F.G., mektubun eline geçmesiyle yaşadığı maceraları anlattıktan sonra sıra mektuba yani M.C.’ye geliyor. Kendisi başlıyor içini dökmeye. Aşkından kıvranması, yapılması gereken her şeyi elinden geldiğince yerine getirmesi ancak evlere şenlik bir Türkçeyle anlatması koltuğa keyifle yerleşmemizi sağlıyor. Diğer taraftan Güzin Ablamızın (Abimizin?) yeri geldikçe parantez açması ve Türkçe öğretmeni edasıyla müdahelesi, öyküden daha büyük bir şölen içinde hissettiriyor. Oyunun sonunda, hangisini teselli etmemiz gerektiğini bilemiyoruz ama çok alkışladığımızdan eminiz. 


O zaman, önce oyunun yönetmeni Özge Erdem’e hakkını teslim edelim. Süresi kısa, keyfi uzun bir uyarlama olmuş ve bunu da sahneye başarıyla taşımış. Sahne düzeni, Sıla Karakaya yorumuyla, doğru sonuca götüren bir matematik denklemi gibi. Sahne, ortadan ikiye bölünerek bir taraf hapishane, diğer taraf da Dr. Akın’ın gazete köşesine dönüşmüş. İyi bir matematik denklemi kurulmuşcasına, iki karakter önce en yukarda başlayıp basamak basamak iniyor ve ortada buluşarak oyunu bitiriyor. 


Oyuncular Özer Arslan ve Sinan Arslan, iyi ki bu oyunda ve iyi ki nevi şahsına münhasır bu iki insanı canlandırıyorlar dedirtiyor. Öyküyü okurken gözümün önüne getirdiğim Dr. Akın Korkmaz’ın aynısı karşımdaydı. M.C.’de ise durum pek farklı değildi. Sadece konuşma şeklini biraz daha ince bir ses tonuyla hayal etmiştim ama canlandırdığı şekilde karaktere çok daha fazla oturmuş. Oyun sonuna kadar öyküdekinden daha fazla empati duydum kendilerine. Özer Arslan’la birlikte ‘açıkça, mertçe ama Türkçe” diye haykırmayı, Sinan Arslan’ın da sırtını sıvazlayıp “bu da geçer, neler neler geçmedi ki” demeyi çok istedim (içimden dedim aslında!). Bence Oğuz Atay izleseydi, o da benden geri kalmazdı.

Kısaca Ne Evet Ne Hayır, süresinin aksine övgüsü çok bir oyun. Oğuz Atayben burdayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” diye seslenir. Haha Tiyatro bu çağrıyı bir adım ileriye götürüyor, “biz burdayız sevgili izleyicilerimiz, siz nerdesiniz (yani sizi de bekleriz)?” Öykü veya tiyatrosever olun, olmayın, bu çağrıyı asla cevapsız bırakmayın. Şimdiden iyi seyirler... 



***Fotoğraflar: tiyatrolar.com.tr ve Haha Tiyatro  
Yorum Yap

14 Şubat 2019 Perşembe

Tiyatro Günlüğüm: Ocak 2019

Yeni bir yıl, yeni ve güzel oyunlarla geldi. Dileklerim gerçekleşmiş gibi, öncelikli olarak izlemek istediğim tüm oyunların karşısında yerimi aldım ve büyük bir keyifle alkışladım.

Bir yıla nasıl başlarsan öyle gidermiş denir ya, galiba benim için iyi oyunlarla geçecek. Yeni bir yıla ve ocak ayına güzel oyunlarla başladım çünkü. Nasıl diye sorarsanız,cevabım söz konusu oyunlarla ilgili izlenimlerimde saklı.

İşte sırasıyla izlediğim oyunlardan kısa kısa:

Hakikat Elbet Bir Gün, Tiyatro D22
Tiyaro D22’nin bize armağanı Hakikat Elbet Bir Gün, iyi oyunlarla geçecek bir yıla giriş bileti gibiydi. Bütün normallerin değiştiği, değerlerin alt üst olduğu ‘uzak’ bir ülkede, hepimizin cebinden çıkması muhtemel o son mektubun şarkılarla beraber anlatılan, etkileyici hikayesiydi karşımızdaki. Bize de uzak olmayan bir distopya.İki saat boyunca sahnedekilerle birlikte sinir olduk, kızdık, ağladık ama umudumuzu hiç kaybetmedik. Anlam veremediğimiz nedenlerle hakkımızın ve gerçeğin takipçisi olduk, her ne kadar şimdilik elimizden alınsa da. Oyuncular Gizem Erdem, Seda Türkmen, Berkay Ateş, Emir Çubukçu, Can Kulan’ı çok sevdik ama sarı rengi daha çok sevdik. Berkay Ateş’e 25. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran bu oyunun sahne tasarımı ve dekorunun, hikayeye özenli hizmetinin de altını çizdik. Serkan Salihoğlu’nun yönettiği oyun sonunda kendimize söz verdik, her ne olursa olsun, ayçiçeklerini yeşertmeye devam edeceğiz çünkü “hakikat elbet bir gün” ortaya çıkacak. 

Empatopya, Mam’Art Tiyatro
Mam'Art Tiyatro, en yeni oyunu Empatopya ile yüzümüzde tatlı bir tebessüm bırakıyor. İzleyenleri sadece yeni bir yaşama değil, empatiden feyz alan hikayesi ve dinamik oyuncu kadrosuyla esenlik içinde hissedeceğimiz bir oyuna da davet ediyor. İnsanların birbirine empatiyle yaklaştığıbu yaşam merkezine bizim yaşadığımız dünyadan gelen yabancıları nasıl karşıladıklarını oyunu izleyince karar veriyorsunuz. Oğuz Utku Güneş’in yönetmenliğinde, Melina Özprodomos, Ali Rıza Kubilay, Tuğrul Tülek, Aykut Akdere, Ayşegül Tekin, Derya Artemel, Elif Melda Yılmaz, Goncagül Sunar, Ayşe Sedef Ayter, Murat Okay, Mustafa Ergüven, Onur Öztay ve Volkan Akçaalan, yüksek enerjileriyle kendilerine hayran bırakıyor. Eğlence (eh, biraz da kıskançlık) dolu bu oyun da sizin için sezonun başka bir mutlaka’sı olsun.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) 

Dünyada Karşılaşmış Gibi, Krek Tiyatro 
Ve sonunda özlediğimiz, gözümüzü sahnelerde bırakan Krek Tiyatro, Dünyada Karşılaşmış Gibi ile muhteşem bir dönüş yaptı. Biz tiyatroseverler böylesi bir hasretin acısını oyuncularından metnine, sahne düzeninden hikayesine kadar sezonun her açıdan en iyilerini taşıyan bu oyunla giderdik. Oyun, bir karakolda ve iki ayrı sahnede geçiyor, görüşme odası ve suçlu suçsuz kim varsa ilk geldiği polislerin de çalıştığı girişteki oda. Görüşme odasında komiser, boşanmış bir erkeği sorgularken aynı anda diğer odada da bir uyuşturucu satıcısı ve üç ayrı polis her zamanki gibi olaylarla ve birbirleriyle ilgilenmekte. Sorgulamanın sonu nereye varıyor, uyuşturucu satıcısına ve diğer polislere neler oluyor, izleyip öğreniyoruz. Zekasına hayran olduğum Berkun Oya’nın kaleme aldığı ve yönettiği bu oyunda, Settar Tanrıöğen, Defne Kayalar, Alican Yücesoy, Serkan Keskin, Öner Erkan, Okan Yalabık ve Fatih Artman, rüya takımı diyeceğim oyuncu kadrosunu oluşturuyor. Sezonda tek bir oyun izleme hakkınız olursa, o hakkı mutlaka Dünyada Karşılaşmış Gibi’ye kullanmalısınız. Daha fazla hakkınız varsa, o zaman en az ikisini bu oyuna kullanmalısınız.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) 

Kader Can, BAM 
Murat Mahmutyazıcıoğlu, bu sezon da bizi ters köşeye yatırıyor. Birbiriyle hiçbir şekilde bağdaştıramayacağımız askerlik mevzusunu ve rap müziğini aynı oyunda bir araya getiriyor. Esas oğlanımızın hayalleri rap yapmak, gerçekleri de askerlik yapmak olunca, çareyi bestelerini çantasına koyup kışlanın yolunu tutmakta buluyor. Sahneye adımını attığı andan itibaren başlıyor kendini tüm samimiyetiyle anlatmaya. Hayatının gidişatını çizmeye çalışırken, her erkeğin elbet bir gün başına gelen askerlik celbiyle yüzleşiyor. Sonra  Ankara yollarına nasıl düştüğünü, acemi birliğinde nelerle karşılaştığını, nöbetlermiş, komutanmış, içtimalarmış derken, 'gel tezkere gel' özlemini bizimle paylaşıyor. Askerliğin son çeyreğinde artık çömez ünvanını geride bırakarak dostluklarla, çarşı izinleriyle geçen bir dönemi kapatıyor. Sonrası malum, eve dönüş ve yaşamda bir dikiş tutturmaya devam… Aslında her erkeğin aşağı yukarı aynı şeyleri yaşadığı askerlik çağını anlatması değil de, bunu rap temposuyla anlatması oyunu ilginç ve izlenilesi yapıyor. Her sorusunu, her cevabını rap şarkısına dönüştürdüğünü görmek ve tüm oyunu da rap temposunda izlemek çok keyifliydi. Deniz Karaoğlu’nun performansı en az söylediği şarkılar kadar dinamik ve liste başını zorlar nitelikteydi. Askerlik mevzusuna rap bakış açısından izlemek isterseniz, Kader Can’ı listenize alın bence.

Altar, Can Bora-Berika
Geçtiğimiz sezon sahnelere göz kırpan Altar, bu sezon da yine sahnelerde. Aradan geçen süre içinde gelişmiş, büyümüş, serpilmiş ve ayakları yere daha sağlam basıyor artık. Can Bora’nın tiyatroyla dansı birer dost kıldığı bu çalışması, bir nevi var olma çabası. Bu çabaya önce bir kayıpla başlanılıyor, sonra da bilinçaltına derin bir yolculuk. Geçmişe dönerek kendine ilk ne zaman küstüğünü keşfetmekle yolun yarısına geliniyor gibi. Barışmak için ilk adım atıldığına göre, emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. Bir de kalbe vurulan kilit durumu var. Evimizin kilidini açmak da, açtırmak da kolay ancak kalp için aynı şeyleri söylemek mümkün mü? İnsanın, çocukluğunu hatırlaması, kendisiyle barış çubuğunu yakmaya benziyor. O zaman da sorusu kendiliğinden geliyor: sahi, kendimize küsmeden önce “olduğumuz kişiyi” hatırlıyor muyuz? Can Bora’nın dansı ve oyunculuğunu dengeli bir şekilde konuşturduğu, zaman zaman aklınıza bir sahne gelip de bazı kavramları sorgulamanızın da kaçınılmaz olduğu farklı bir iş Altar. Sahne düzeni, naylon pencereler ve ışık da, oyunu parlatan unsurlar… O zaman Altar da, listenizde yerini alsın. Hep oyun olacak değil ya, bu kez de iki farklı disiplinin sahnedeki uyumunu izleyin, farkını göreceksiniz.

Yüz Yılın Evi, Galata Perform 
Galata Perform, “her sezon sahneye yakışanı yapar” tezimizi Yüz Yılın Evi ile yine haklı çıkartıyor. Kalabalık oyuncu kadrosuyla, bildiğimiz yapıda bir oyun yerine anlatı tiyatrosu diye tanımlayacağım tek kişilik bir performansla bir asırlık hikayeyi sahneye taşıyor. Yeşim Özsoy ve Ferdi Çetin, oyunun yazarları olarak güçlerini birleştiriyor, böylece farklı ve başarılı bir oyuna daha ortak imzalarını atıyor. Bildiğimiz metinlerden ve diyaloglardan uzak bir şekilde, eşyaları konuşturarak belgesel tadında bir oyun ortaya çıkarmışlar. Yeşim Özsoy, yönetmenliğini üstlenerek sadece nesnelerle tek düze bir anlatı yerine, giriş videosuyla, anneannenin görüntüsü ve sesiyle, müzikle, hatta gramafon ve oyuncakla yüzyıllık hikayeyi dengeli bir şekilde harmanlıyor. Konağın ve eşyaların sözcülüğünü de yaparak, yine hayran bırakan performansıyla yüz yıllık tarihe biz seyircileri de tanık olarak yazdırıyor. Toplumun dönüşümünü arkasına alıp bir konağın gerçek üyeleriyle bizi buluşturan Yüz Yılın Evi’ne misafir olun. Kendisinin ev sahipliğinden çok memnun kalacaksınız.
(Oyunla ilgili izlenim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) 

Gördüğünüz gibi bu ay da, öncekilere göre biraz daha yavaş geçmiş olabilir ama iyi oyunlarla verimli geçirdiğime şüphe yok. Artık şubat ayında olduğumuza göre, listemize ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları'yla hız kazandırmanın vakti geldi. Bir sonraki ay görüşmek dileğiyle iyi seyirler ve esenlikleeer....   


Yorum Yap

11 Şubat 2019 Pazartesi

Craft Tiyatro'dan Fotoğraf 51: DNA Sarmalının Arkasındaki İhanet



Craft Tiyatro, iyi oyunlarla sahnede olma geleneğini bu sezon da devam ettiriyor. Ünlü fizikçi Rosalind Franklin'in hayatının anlatıldığı Fotoğraf 51’le beğeni çıtamızı bir basamak daha yukarı çıkartıyor.

Craft Tiyatro, DNA, x-ışınları, fosfatlar ve hırslı bir yarışın ortasında ‘yaşamın sırrını’ bulmaya çalışan bir grup bilim insanını anlatan Fotoğraf 51’le sezona yine imzasını atıyor. Anna Ziegler, kaleme aldığı oyununda DNA’nın gizli kaşifi Rosalind Franklin’i merkeze alıyor ve hırsın, rekabetin hakim olduğu bilim dünyasını gözler önüne sunuyor. Oyun, Rosalind Franklin'in, araştırma için İngiltere’de King’s College’dan davet alması ve DNA sarmalları üzerine çalışmaya başlamasıyla açılır. Fotoğraf 51 adını verdiği DNA’nın yapısını ilk defa bu kadar net gösteren fotoğrafı çeker. Bilimde çığır açmasına çok yaklaşmıştır. Diğer taraftan Cambridge Üniveristesi’nde Watson ve Crick aynı konuda çalışmalar yapmaktadır. Ortada bir fotoğraf ve açığa çıkarılması gereken bir gerçek vardır. Rekabetin doruğa ulaştığı noktada Franklin ilk darbeyi çalışma arkadaşı Wilkins’ten, ikinci darbeyi de sağlığından alır. Bilim dünyasına ismini  altın harflerle yazdıracakken, yakalandığı yumurtalık kanseri nedeniyle çalışmalarına devam edemeyip henüz 37 yaşında hayatını kaybeder.


Fotoğraf 51, Franklin’in erkek egemen bir dünyada kendini bir kadın olarak var etme çabasına odaklanıyor. Ancak buzdağının görünen yüzü sadece bunlardan ibaret değil. Bir kadının, daha doğrusu insanların zaafları, tutkuları, arzuları ve aşkları da oyunun DNA sarmalını oluşturuyor. Bir yandan da izleyicilerin duygularını ikilemde bırakıyor. Şu hayatta tutkularımızın peşinden gitmek güzel ama peki sonrasında ne için, kimin için yapıyoruz bu tutkularımızı gerçekleştirme çabamızı? Bilim her şeyin çaresini ve nedenini buluyor da, bir tek şu yalnızlığa mı deva olamıyor? İnsan bir yandan şu hayatta hep bir mücadele içinde. Aksi takdirde sağ kalması mümkün değil. Bu mücadele de çoğu zaman çetin. Ancak diğer taraftan da şairin dediği gibi “hayat kısa, kuşlar uçuyor…” Bunu hayatın bize öğretmesine izin vermemek gerektiğini bir kez daha anlayarak salondan ayrıldım. Oyunu izlememin üzerinden zaman geçmesine rağmen Rosalind Franklin’in hayatı içimi hala acıtıyor ve yaşadığı ihanete inanamıyorum.

Çağ Çalışkur, Fotoğraf 51’in dokunaklı hikayesini olabilecek en doğru rejiyle sahneye taşımış. İki saatten uzun süren oyun, seyircileri ilk dakikadan itibaren etkisi altına alıyor, enerjisi düşmeden su gibi akıyor. Oyunun çevirisini üstlenen Hira Tekindor’u da ayrıca alkışlamak gerek. Temiz bir Türkçe, yerinde deyimler ve ifadelerle kusursuzca dilimize aktarılmış. Sayesinde, DNA, sarmal gibi en son lise zamanımda gördüğüm ve ilgi alanımda olmayan konuları rahatlıkla anladık ve hepimiz sonunda genetik uzmanı edasıyla oyunu alkışladık.


Gelelim oyunun en mükemmel unsuruna yani oyunculara. Başta, Rosalind Franklin rolünde Funda Eryiğit’i övmeye nerden başlasam, nasıl anlatsam… Karakterin hırsını, erkekler karşısında dik duruşunu, bir o kadar da insan olarak duygularını, arzularını ve zaaflarını o kadar iyi bir şekilde yansıttı ki, ödüllere layık! Diğer oyuncular Cem Avnayim, Barış Arman, Bahadır Efe, Orçun Soytürk, Selahattin Paşalı, Korhan Soydan ise canlandırdığı profesörlerle asistanların hırsının, ikiyüzlülüğünün hakkını veriyor. Hepsinin birbirleriyle uyumunun ne kadar mükemmel olduğunu görünce yaşadığınız keyif paha biçilmez oluyor.

Fotoğraf 51’in dekoru ise oyunun belki de en güçlü halkası. Işıklar yanıp sahnedeki şeffaf panolar yanlara çekilince, DNA’nın yapısı karşımızda beliriyor. Oyun ilerledikçe, DNA ile ilgili çalışmalar geliştikçe, dekorun da işlevi gelişiyor. Metal DNA enstalasyonu aynı zamanda, sahnenin ön ve arka bölümünün sınırı görevini görüyor. Ön bölüm daha çok Rosalind’in laboratuarı iken arka bölüm de Watson ve Crick'in çalışma alanına dönüşüyor. Sahne tasarımının oyuna hizmeti büyük. Masalar, deney malzemeleri, fotoğraf makinası, tepegöz ve kullanılan aletler, kolaylıkla hareket ettirilebilme özelliğine sahip. Kısaca Kerem Yılmazer, sahne ve dekor tasarımını titizlikle yapmış ve oyunun başarısına bir tuğla daha eklemiş.


İyi oyunlar listemizde en üst sıralara yerleştirdiğimiz Fotoğraf 51, sizin için de 'mutlaka izlemeliyim listenizin' ilk başında olmalı. Bilim dünyasının unutamadığı ihaneti, üzüntü ve kızgınlıkla karışık duygularla izleyecek ve sonunda oyuncuların performansını ayakta alkışlayacaksınız. Eminim, bu alkışınız Rosalind Franklin’in ruhuna da gidecek. O zaman, iyi seyirler…


                                          Rosalind Franklin ve Fotoğraf 51

***Fotoğraflar: Craft Tiyatro


Yorum Yap

Yüz Yılın Evi: Gerçek Kahramanlarıyla Bir Asırlık Hikaye

Galata Perfom, bu sezon da bizi bir konağa davet ediyor. Yüz Yılın Evi’nde eşyalar dile geliyor ve konağın her köşesine sinen bir asırlık hikayeyi anlatıyor. Oyunun yazarı, yönetmeni ve oyuncusu Yeşim Özsoy, eşyalara büründükçe, geçmişin penceresini açıp tarihin en keyifli tanıkları oluyoruz.

Galata Perform, “her sezon sahneye yakışanı yapar” tezimizi Yüz Yılın Evi ile yine haklı çıkartıyor. Bu kez, biz seyircileri biraz daha farklı bir tiyatro deneyimi bekliyor. Kalabalık oyuncu kadrosuyla, bildiğimiz yapıda bir oyun yerine anlatı tiyatrosu diye tanımlayacağım tek kişilik bir performansla yüzyıllık hikayeyi sahneye taşıyor. Eski bir eve veya konağa gittiğinizde veya bir antika dükkanını gezdiğinizde hani denir ya “ah şu eşyaların dili olsa konuşsa, kim bilir neler anlatırdı” diye, işte oyun da bizim bu isteğimize bir şekilde cevap veriyor.

Oyuna ismini veren "Yüz Yılın Evi", Yeşim Özsoy’un anneannesinin büyüdüğü konak. Bu konak, 1918-2018 yılları arasında çok şeyler görmüş geçirmiş. Savaşlar, bir imparatorluğun çöküşü, yeni bir devletin kuruluşu, ekonomik krizler ve her eski  evin kaderi olan kentsel dönüşüm… Salona girdiğimizde karşımızda koca bir ekran, sağımızda gramofon, sol tarafta hemen önümüzde ise minik bir oyuncakla yüzleşiyoruz. Nostaljik yolculukta ilk adımımızı, anneannenin söz konusu konağa gelme hikayesini, oradaki yaşam şartlarını anlattığı videoyla atıyoruz. İlk andan itibaren gözümün önünde yavaş yavaş yaşananlar canlanmaya başlıyor. Sonra sahne Yeşim Özsoy’un ve evin en özel sahiplerinin oluyor. Önce yangın dile geliyor, alevini bize doğru estirircesine. Sonra perde, halı, dedenin kürkü ve porselen çanak anlatıyor neler gördüklerini, hissettiklerini ve hüzünlerini. Konağın içinden bahçesine kadar maddi krizlerin mağdurları da söz alıyor, en çok canı yanan elmas yüzüğü de unutmamak gerek. Hepsi kendi hikayesini anlatıyor, arada tamburun ezgisi de konağın nostaljik hüznünü biraz daha gün yüzüne çıkartıyor. Son olarak buldozer, tüm bu yaşanmışlığın üstünden geçerken tıpkı antikacıdaki eşyalar gibi bizim de içimizde bir eziliyor.

Yeşim Özsoy ve Ferdi Çetin, oyunun yazarları olarak güçlerini birleştiriyor, böylece farklı ve başarılı bir oyuna daha ortak imzalarını atıyor. Bildiğimiz metinlerden ve diyaloglardan uzak bir şekilde, eşyaları konuşturarak belgesel tadında bir oyun ortaya çıkarmışlar. Nesneler üzerinden anlatılan öyküleri okumayı çok severim ve böyle öyküleri sahne üstünde izlemeyi daha çok sevdim diyebilirim. Nesneler, sahnede dile gelince hikayeleri daha zengin, daha derin ve hissettirdikleri daha güçlü olurmuş, izleyince tecrübeyle sabitledik. Yeşim Özsoy, yönetmenliğini üstlenerek sadece nesnelerle tek düze bir anlatı yerine, giriş videosuyla, anneannenin görüntüsü ve sesiyle, müzikle, hatta gramafon ve oyuncakla yüzyıllık hikayeyi dengeli bir şekilde harmanlamış, oyuna hareket gelmiş. Kısaca her zaman olduğu gibi, elinin değdiği bu işi de güzel kılmış.

Konağın ve eşyaların sözcülüğünü de yaparak, yine hayran bırakan performansıyla yüz yıllık tarihe biz seyircileri de tanık olarak yazdırıyor. Her nesneye büründüğünde onun duygusunu yaşamayı ve yaşatmayı bildiği gibi her nesnenin yaşanmışlığının, bizim de üstümüze sinmesini sağlıyor. Sayesinde, özellikle halı, elmas yüzük ve bahçedeki ağaçlar, içimi en çok kanatan hikayeler olarak aklımın bir köşesinde yerini alıyor. Video ve filmin tasarımında Melisa Önel’in, müzik ve ses tasarımında Kıvanç Sarıkuş’un emeklerini de unutmamak lazım.

Gelin, bu sezon giriş-gelişme-sonuç örgüsündeki ve zaman-mekan işbirliğindeki oyunlara kısa bir ara verin, nesnelerle yüzyıllık bir yolculuğa çıkın. Kendi büyüklerinizin anlattığı hikayeleri anımsatan, toplumun dönüşümünü arkasına alıp bir konağın gerçek üyeleriyle bizi buluşturan Yüz Yılın Evi’ne misafir olun. Kendisinin ev sahipliğinden çok memnun kalacaksınız. İyi seyirler…


***Fotoğraflar için Ali Güler'e ve Galata Perform'a teşekkürlerimle...
Yorum Yap